(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
“O kadar düzgün o kadar kurallara uygunsun ki insan ruhunun karanlık taraflarını anlamana imkân yok.” diye girdi söze ve konuşmaya devam etti, izlediğim 68 kuşağı belgeselindeki adam. O an içimde tutamadığım bir yazma aşkı ve ilhamıyla sizlere seslenmek istedim.
Bir insanı diğerine karşı karanlık bir siluete büründürecek kadar ileriye gitmesine neden olan şey neydi? Yaşamla ölüm arasındaki ipi koparmaması için materyalist şeyler mi, kimliğini kaybetmemesi için fikirlerini savunması mı, benliğinin güç ve iktidarın keskin yapısına boyun eğmesi mi veya sadece hiç insanlığını bulamamış olması mı; hepsi mi, hiçbiri mi?
Yaşayacağım yüzyılı seçebilseydim mücadeleye bu kadar ihtiyaç duyulan bir o kadar da gamsızlığın, kabullenişin ve derin bir sessizliğin hüküm sürdüğü böylesine insan yapısına aykırı olan bu yıllardan alabildiğine uzaklara gitmek isterdim. Neydi sahiden bizi bir arada tutan: özgürlüğe olan tutkumuz, birbirimize olan inancımız, yaşama arzumuz ya da sadece karşıt görüşlerimize rağmen insanlığımızı kaybetmememiz mi?
İlk kez kelimelerimi seçerken güçlük çekiyorum, neden biliyor musunuz? Memleketine hasretle kavuşmayı bekleyenlerden, her karışını zihninden çıkmaması için ezberinde tutmaya çalışanlardan; koşarak doğduğu topraklardan uzaklaşmaya çalışanlara… Ne keskin uçurumlar açılmış boylu boyuna. Oysa büyük bir azim ve donanımla kendilerine, topluma, çağa ve hatta tüm dünyaya bir şeyler kazandırma mücadelesini bizlere benimseten geçmişin geleceğiyiz. Nasıl olur da bir elimizle ötekinin elini tutarak aldığımız gücü diğer elimizle kesmeye çalışırız, evet aklım almıyor. Kayıtsızca ama bir o kadar bilincinde kör taklidi yapmaya mahkûm mu bırakıldık yoksa ilmek ilmek bizler mi dokuduk bu sonu?
Bir gaye uğruna verilen onca mücadeleden, kazanılan yüzlerce savaştan ve en önemlisi insana sadece insan olduğu için verilen değerlerden sonra en başa mı dönmeliydik, yani ilkelce birbirimizi avlamaya mı? Gerçekten 21. yüzyılda pervasızca bir diğerine karşı yapılan haksızlık ve beraberinde getirdiği ölümün donukluğuyla hazmetmeye, alışmaya ve görmezden gelmeye devam mı etmeliyiz? Temel problem eğitimsizlik mi sizce; bence değil, diplomayı eğitim sanmamız. İnançsız, sevgiden yoksun, yalnızca bir kâğıt parçasıyla tüm dünyaya kafa tutabilecek o şiddet içerikli özgüven belki de.
Kuşaklararası farktan doğan çatışma ve suçlamalardan ziyade süregelen düşünce mirasına odaklanmak ve dönemin ihtiyacına göre hareket etmek bir kurtuluş değil yapılması gerekli ve değerli olandır. Nasıl ki her devrin sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel unsurları bireyin ve toplumun bünyesinde buhranlara ve çatışmalara yol açması kaçınılmaz ise aynı normallik ve sükûnet içinde fikirlere, değişime ve özgürlüğe açık bir şekilde yer verilmelidir. Eski kuşakların düşünce, inanç ve müdafaa şekillerini birebir uyarlamak yerine çağın beklenti ve eksikliklerine yönelik alan tanınmalıdır. Bizler sadece bu memleketin değil dünyanın ve gelecek kuşakların, geçmişinden ilham alacak temel yapı taşıyız, bu taşların aydınlığa ve umuda dönüşmesi dileğiyle!
Nerede bir mücadele kokusu alsam, nerede ötekinin derdini kendine dert edinen insanlara şahit olsam, nerede tek bir kişi bile kalsa haksızlıkla mücadele eden birini görsem aklıma bu dizeler düşer; derin bir sessizlik ve huzur içinde böylesine gerilimle başlayan duygularımı dizginleyerek ümit dolu hayaller kurmaya iter beni:
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın! (Güneşi İçenlerin Türküsü, Nazım Hikmet)
Yazar: İpek Salman