(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 4 dakikadır.)
İnsanlara anlatmak istediklerini dökersin kâğıda. Susarsan eğer, yazmak vaciptir senin için. Yazman gerekir her şeyden öte. Bir kez temenni sustuysan eğer, seni konuşturacak bir güç bulamazsın dış çevrede. İhtiyaç halini bile arz etmek zor gelir ve sadece seni suskunluğundan çıkarabilecek güç, aynı zamanda seni suskun olmaya iten güç olacaktır. Ya da seni suskunluğa iten güçle yazman gerekir. Başlamak istersin ancak tanımadığın kâğıt sayfasıyla bakışırsın. Bir ses “Yaz.” derken, öteki “Ne değiştirebilirsin ki?” der. Cesaretin senden yanaysa bu sefer, yazmaya başlarsın. Yazarken mutluluğu görmezden gelip hüznüne yoğunlaşırsın. Anılara nankör olan bizler için, mutluluğu yazmak basitlik ifadesi değil midir zaten?
Yazarken düşünürsün, geçmişe dalarsın ve bir kez geçmişte kalırsan, zamanın ve mekânın önemsizliği içinde, zoraki sürüklenip yuvarlanırsın. Bir kez haksızlığın ve hevessizliğin ortasında kaldıysan eğer, maddi mutluluğu olan her şeyden uzaklaşırsın. Bir kez olanı birden fazla kez yaşarsan, hatta bir kez olması gerekeni birden fazla kez yaşattırılırsan, donuk olan her duygu sana sahip olur. “Yine mi?” diye her ifadeni kaderine sorarsın. Anlamsızdır bu soru. Kazıtılmış olanı silmeye çalışmak gibidir. Oysaki kazıtılmış olanı değiştirmek yerine, kazınan her ne ise onu değiştirmek gerekli değil midir? “Ben bunu yaşamıştım zaten.” diye denilmiş olan tecrübe, sana eşlik eder bir dost gibi. Yolunu gösterir. Gitmen, durman ve ilerlemen gereken zamanda. Ancak sen onu dinlemezsen, başka öğreticiyi kendine yol edinirsen eğer, bütün kilitli kapıların kapıları açılır. Ancak seçeneğin çokluğu avantaj olmaz. Çünkü birden fazla olan seçenek, her zaman iyi olanı kapsamaz. Her kapının açık olması, her yolu seçebileceğin anlamına da gelmez. Nihayetinde sen birsin. Birden fazla olan her şeye gereksizsin.
Birden fazla olan hislere dejavu olmak da kezleri yaşatır insana. Tekrar tekrar hissetmek kimi zaman güzel olsa da, acı olan duygular bu kavramı ele aldığında, durum her zaman iyi olmayabilir. Yine kelimesi tanıdık gelir ve dejavuların tekrarlığı size farklıymışsınız gibi hissettirmeye başlar. Herkesin sıradan bir varlık olup farklı hissetmesi gibi.
Dejavuların eşliğinde, hayatımızda birden çok seçenekle ilerleriz. Attığımız her adım, konuştuğumuz her kelime, bir diğerinin seçimi ve bir diğerinin vaz geçişi olur. O an sorulan soruya evet derken, soru farklı zaman ve farklı duyguların eşliğinde ‘hayır’a çevrilebilir. Seçenekler evet veya hayırdan öte bir durumda ise, ilerlemen gereken her yol yeniden seni belirler. İşte bu yüzden, zamanın ilerlediği her yolda seçersin ve bir diğerinden vazgeçersin. Aslında her vazgeçiş de, his dejavularından biridir. Doğduğumuz günden beri vazgeçtiğimiz her ifadedir çünkü. Ancak her vazgeçiş, her vazgeçişin de benzeri değildir. Kimi vazgeçiş istemsizce olurken, kimi ise boğazımızda bir düğümdür. Bu sebeptendir ki, bazen sorarım kendime: “Bu vazgeçiş gerekli midir?” ya da ” Ne zaman vazgeçmem gerekir?”, “Doğru an ve doğru karar ne zamandır?” Bazen cevabı olmasa da ya da cevabına sadık kalmasam da, kendim gibi olmadığım her durumda, vazgeçmemin mutlak olduğunu bilirim.
Vazgeçmenin doğduğumuzdan beri olduğundan ve insanoğlunun kaderini çizdiğinden bahsetmiştim. Ancak seçilemeyen durum için vazgeçmenin tanımının da anlamsız olduğunu söylemeliyim. Peki, seçilemeyen ve vazgeçilemeyen durumda kalırsak, bu kez ne yapmalıyız? Seçenek oluşturana dek aramalı mı? Yoksa vazgeçmenin sorumluluğundan kaçıp kabullenmeli miyiz?
Derin sorguların ve düşüncelerin eşliğinde yazmaya devam ederken, hiç beklemediğin ve ummadığın bir anda kâğıt kesiğini ikram eder sana. Bir lütuf gibi acıtır. Ancak acıtması fiziksel değil, beklenmediğindendir. Hem beklemezsin, hem de yaşadığın vaz geçmişlik silsilesinin acı bir bütünü olduğunu hissedersin. Kâğıt kesiği, belki de bundandır, çok acır. Vazgeçmişlikleri ve vazgeçilmiş olacakları taşır kendi içinde. Ve şimdi ya da sonra ya da şu an her kâğıt, bir vaz geçişin eşiğindedir. Her kâğıt, kesik olmaya hazırdır ve acıtmak için zaman kollar.
Kâğıdın kesmesi, kanatması, acıtması yetmez. Bu kez de yaranın izi düşündürmeye başlar beni. İçimden gelen yaz sesi, bu sefer de şu sözleri konuşur içimde: “Kâğıt kesti, acıttı ve iz bıraktı. Bırakılan yaranın izi acıtmasını hatırlatacak mı? Yoksa bu kesik sadece bedenimi acıtan bir his miydi? Ben mi anlam yüklemiştim kâğıda, acıya ve yaraya?”
Belki de sonraları yazmamın gerekli olduğu bir zamanda yaz diyen ses, kağıt kesiğiyle tanıştıktan sonra, “Ne değiştirebilirsin ki?” diyecek. Belki de “Ne değiştirebilirsin ki?” diyen her ses, kâğıt kesiğiyle tanışmış ve o da vazgeçmişti.
Yazar: Hayrunnisa Turan