Unut”ma” Mevsimi

Unutmak… Belki de kendi içimizde yaptığımız en büyük devrim. Tüm duyguları, gözyaşlarını, gülüşleri, kişileri, olayları zihnin gerisine itmek ve yaşanmışı yaşanmamışa çevirmek. Peki ya unutmak istemiyorsak? Bugünlerde #evdekal ırken, zamanınızı yazarlarımızın yazılarını okuyarak değerlendirebilirsiniz. Yazılarımızla yanınızda olmayı çok isteriz.

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)

Unutmak… Belki de kendi içimizde yaptığımız en büyük devrim. Tüm duyguları, gözyaşlarını, gülüşleri, kişileri, olayları zihnin gerisine itmek ve yaşanmışı yaşanmamışa çevirmek. “Hayatın özü, büyük sırrı; olmazsa olmazı: Unutmak. Eğer unutmak diye bir şey olmasaydı, yaşam da olmazdı. İnsan, unutmadan hayatını sürdüremez.” der Zülfü Livaneli Kardeşimin Hikayesi adlı kitabında. Tüm insanlığın ortak paydası, olmasaydı nasıl olacağını tahmin bile etmek istenmediği bu eylem her şeyi daha katlanır kılıyor kabul. Geceleri ağladığımız tüm o anılar, insanlar, insanların hissettirdiklerini “unutuyor” daha doğrusu hayatın akışıyla üstünü kapıyoruz ve her şeye kaldığı yerden devam edebiliyoruz. Peki ya unutmak istemiyorsak?

Unutmak denince çoğunluğun aklına olumsuzluklar gelir daha doğrusu unutmak istediklerimiz. Sanıyorum ki o yüzden “unutma” ya bu kadar anlam yüklüyoruz ama her şeyde olduğu gibi burada da madalyonun diğer yüzü olduğuna inanıyorum. Evet, unutmak büyük lütuf  buna kalpten katılıyorum fakat bazı olumsuzluklar daha doğrusu o olumsuzlukların içindeki detaylar unutulmak istenmez. Mesela her anı unutulmak için mi yaşanır? Çocukluğumuzda yaşadıklarımız sırf artık çok geride kaldığı için diğer olumsuz anılarla ya da kişilerle beraber derinliklerde mi kalmalıdır? Değil yıllar, yüzyıllar geçse de içinizi ısıtan gülüşlerin, kişilerin, yaşanmışlıkların da unutulma ihtimali hep tedirgin edici bir olgu olmuştur benim için. Bazen unutulmaya yüz tutmuş anılarım canlanır bazı sohbetlerde, tam hatırlayamam detayları, huzursuz olurum. Biliyorum her şeyi tüm canlılığıyla, dün gibi hatırlamak imkansızdır. Onca yaşanmışlığın içinde her detayı hatırlamak ne kadar mümkün olmasa da olsa gözlerimizi kapadığımızda o yerde, o kişilerle, o duygularla, o anı yeniden yaşamak düşüncesi hep istenen olmuştur. Çok sevdiğimiz ama artık yan yana olamadığımız kişilerin yüzlerini, görünüşlerini, seslerini belleklerimizden yitirdiğimizi hissederiz zaman zaman. Panik oluruz çünkü fiziksel olarak yanımızda olmasalar da en azından zihnimizin içinde yaşatmak isteriz. Bu yüzdendir ki çoğu şeyi eşyalarla bağdaştırırız. Bu kimi zaman bir yastık, battaniye, mum olur kimi zaman da sadece tek bir fotoğraf. Onlara anıları, kişileri, duyguları aktarırız. Bizim dış dünya belleğimiz gibilerdir. Unutma payını en aza düşürmek isteriz. Hayatın akışı içinde göz ardı ettiğimiz ya da farkında olmadığımız her şeyi o eşyalarla tekrar gün yüzüne çıkarabiliriz. Bence bu unutmak istememenin en büyük kanıtlarından. Kendine direnişin pasif ama en güzel biçimi. 

Yağmurlar yağacak, yapraklar düşecek, rüzgarlar esecek, yeniden güneş açacak ve biz tüm bu olağan karmaşanın içinde sürüklenirken anılar biriktireceğiz. Kötü zamanlar olacak, ağlayacağız, uykularımıza misafir olacaklar hatta bazen uyutmayacaklar. İşte onları unutmak bir nimet sayılacak, sayılmalı  da. Biraz daha rahat nefes alabilmek varken neden tüm yüklerimizle yürüyelim ki? O kötü anların içinde bazı detaylar olacak, tüm olumsuzluğun içinden bize her şeye rağmen mutluluk veren ve tabii ki çok güzel şeyler olacak o anı tekrar tekrar yaşanmak istenen. Sonra eşyalar olacak, bağlanılan. Her bir anı o eşyalara dönüşüp çekmecelerde, kitap aralarında, çantalarda saklanacak. Tüm bunlar olurken biz elbet farkında değilmiş gibi devam edeceğiz fakat her şey apaçık ortada olacak ve biz ne unutmaktan ne de unutmamaktan korkmamayı öğrenmeliyiz, öğreneceğiz de.

Yazar: Ezgi Yılmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.