TPÖÇG Blog 1. Dönem Yazarlarından Veda Manifestosu

Halil Babacan – İstanbul Üniversitesi

Sevgili okurlarım;

Yazmak dünyanın en zor işi, gönlünüzü açıyorsunuz her şeyden önce… Yazarlık diye bir şey vardır. Fakat şairlik diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Şair sayısı bana sorarsanız tüm dünya üzerinde çok çok azdır. Şiir yazan vardır ama. Ve şiir yazmak yazarlıktan daha da zordur. Şiir güçlü, yoğun duygulardan süzülerek gelir çünkü. Her zaman şiir yazılamaz, her şeyden de şiir çıkmaz bence. Ama yazar her şeyi yazabilir. Sadece en iyi şekilde anlatmaya çalışır. Nasıl anlatabileceğini de her zaman düşünür. Şu yazarlık denen şey insanın üzerine yapışır. Orhan Pamuk Kara Kitap’ta; hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamıyor. Yazı hariç… Yazı hariç… Tek teselli yazı hariç… demiş. Çok sevdiğim bir insanın bana bıraktığı son emanet yazı oldu. Bu yüzden çok sevdim şu üzerime oturan yazarlık denen illeti. Benden yazıyı alsanız zaten geriye huysuz bir adam kalır.

Biraz bu huysuzluğumdan size bahsedeceğim. Yazılarıma yansımasa da yazılarımı okuyan insanlarda bana dair gamsız şablonu oluşsa da “Bu adamın içinde fırtınalar kopmuyor, isyan etmiyor, robot gibi “ diye düşünseniz de Gemalmaz Hoca gibiyim ben de. Evet!İtiraf ediyorum ben de sizin kadar bir insanım. Zor bir insanım ama zoru kendisiyle olan insanım. Basit olmayı sıradan olmayı yediremiyorum kabuk edemiyorum.Ve yaşadığım olaylardan, yaşananlardan ben de  fazlasıyla gem alıyorum. Rahatsız oluyorum.Beynim mıncıklanıyor her gece yatmadan önce. İnsan hayatı kurtarmak için ben, bu bölümdeyim ama bu ülkede yapamıyoruz bunu. Aklıma gördüğüm,bildiğim, tanıdığım ama bir şey yapamadığımız hastalar geliyor. Her gelene ilaç yazanların ölüme gönderdiği hayatlar geliyor. Yetersizlik geliyor. Sevdiklerime bile yardımcı olamamam geliyor. Bu yüzden sert mücadelelere de giriştim ve karalamalara da maruz kaldım. Fakat ben size gönlümü açtım. En içten şekilde doğruları aktarmaya çalıştım kendi üslubumla, bu, zor iş gerçekten. Bu yüzden kiminiz beni seviyor ve şuan yürekten alkışlıyor, kiminiz de kurtulduğuna şükrediyor. Ama biliyorum. O mücadele ettiğim insanlar benim aldığım bu alkışları da yergileri de alamazlar. Bu yüzden size teşekkür ediyorum. İlk bu bloğa başladığım günleri düşünüyorum. O zamanlar ‘acaba yapabilir miyim ?’ diyen bir amatördüm. Hele ilk bloğu açtığımız zaman İstanbul Üniversitesinin tüm duvarlarında Yağmur’un yazısını görünce, “Tanrım ben ne yapacağım, ne yazacağım?” demiştim ama şimdi bakıyorum da burası gerçekten bana çok şey öğretti. Yazma heyecanımı tekrar kazandırdı.Hatta buradan çıkan fikirlerimle roman yazmaya kararlıyım.

Sürekli, burayı düşündüm. Sürekli, bir sonraki yazımı düşündüm. Bu yüzden, bizden sonra gelecek arkadaşlar unutmayın… Bu bloğun gerçek sahipleri biziz. Kim gelirse gelsin, biz sizinle kol kola olacağız. Ben buradan kopamam.Henüz bitmemiş projelerim var burası için.Fakat şimdi biraz dinlenmeliyim ve kendimi nadasa bırakıp biraz daha geliştirmeliyim. İzin verirseniz tabi arada yazı gönderir, röportajlar yaparım. Hatta konuşmak isterseniz Cihangir’de, Beyazıt’ta, Çapa’da beni bulabilirsiniz her zaman beklerim. Memleketi, psikolojiyi, hayatı, edebiyatı… Güzel olan her şeyi konuşuruz. Memleket demişken, memleketi de çok fazla dert edinmeyin. Onun için endişelenin ama dert edinmeyin. Şu darbe olayında da birçok olayda da gördük ki bir araya gelebiliyoruz ne kadar bunun için endişe etsek de. Ki bir araya gelelim mutlaka bir arada olalım.

Başta Yunus Emre olmak üzere Ulaş’a, editörlerimize, yazar arkadaşlarıma, arkadaşlarıma, röportaj yaptığım insanlara  teşekkür ediyorum. Ve bana yaşattığınız her şey için size teşekkür ediyorum.En sevdiğim kitaptan bir alıntıyla bitireceğim veda ruhuna uygun bir şekilde.

Son olarak;
“Öget Öktem Tanör Yalnız Değildir! ” Diyorum ve sözü bırakıyorum:


Şöyle diyordu Donne; “Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; ana karanın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; Bugün çanlar senin için çalıyor.”


 

Mehmet Yurtçu – Çağ Üniversitesi

Mahallede başta kendi evime sonra da tüm seçkin duvarlara yazılama yapmıştım başlarda. Sonra sansürcü babaannem ve seçkin diğer komşu teyzeler benden çok daha örgütlü biçimde karar verip tek tek yeniden boyadılar duvarları. Yazıyı icat eden o müthiş insanlar, o zamanki çöküntümü görse avcı toplayıcılığa geri dönerdi.

Sonra şiir sokakta dediler, duvarlara bir şeyler yazmak kabahat olmaktan çıktı sandım ama bu sefer temkinli yaklaşıp hemen yazmadım tabi. Zaten sonra baktım bu sefer de “Cemal Süreya yaşasa da şu duvarları görse Maliye memuru olmaya devam eder” diye düşünüp o akımdan da kısa sürede vazgeçtim. Sonra bir gün, tam ümitler tükeniyor derken, PsiFest’te balon şişirme alt ekip sorumlusu olarak dâhil olduğum TPÖÇG ‘Blog’ kuruyor dediler. Bu sefer tamam dedim, nolur alsınlar beni diye adaklar adadım falan; bir baktım yazıyoruz.

Uzun uzun veda etmeler olmasın “yerli dizi yersiz uzun” bence. Ama TPÖÇG neresinde görev alırsan al insanı önce sıcak arkadaşlıklara, sonra da vedalara alıştırıyor; ZALIMSINIZ.

Senede 2-3 kere görüyorsun, sonra bir sene boyunca Telegram, hangout falan başında bekliyorsun iki kelime konuşmak için.

Neyse efendim TPÖÇG Akıl Defterim Blog da bu minval üzere oldukça samimi ve güzel bir projeydi. Yunus Emre ve Ulaş’ın askerleriyiz!  Yazıları yayınlanmadan önce okuyabilmek falan gayet havalıydı ya ayrılmak üzücü biraz ☹

Yazmak son derece keyifli ve garip de bir iş alında. Yeni ekibe iyi yazmalar, sağlam hayal dünyaları dileyelim ve tam burada son sözü genelde olduğu gibi Rowling’den yapalım;

“Elbette ki bunlar kafanın içerisinde oluyor Harry, ama bu neden gerçek olmadığı anlamına gelsin ki?” -Albus Dumbledore


 

Yağmur Telefoncu – İstanbul Üniversitesi

Herkese merhabalar !

Klişe olacak belki ama TPÖÇG Blog’a başvuru yaptığım zaman dün gibi aklımda. “TPÖÇG Blog yazarlarını arıyor!” başlığını gördüğümde ilk önce bir duraksamıştım, “Yok ya” demiştim, “Kim bilir ne kadar çok başvuru olur şimdi”.  Ama yine de duramayıp bir mail atmıştım, “Blogun içeriği ne olacak?  Ben öykü yazıyorum yinede başvurabilir miyim?” gibi sorular içeren. Çünkü ben sadece öykü yazıyordum, yazmayı da çok seviyordum. Sesimi de bir yerlerde duyurmak istiyordum. Sonra konu kısıtlamasının olmadığına ve başvuru için çok az zaman kaldığına dair bir mail alınca hemen başvuru formunu doldurmuştum. Yine son dakikalara kalan bir işti, aceleyle ve heyecanla doldurmuştum formu saat 00.00 olmadan önce. Yaklaşık 1 ay sonra da “Yazarlığa başvurunuz kabul edilmiştir.” diye bir mail almıştım, nasıl da sevinmiştim. Sonra da kolları sıvadık. İlk toplantımızı skype üzerinden Yunus Emre Şahin’le yapmıştık, ilk koordinatörümüz oydu. Blogun açıldığı zamanlarda Ankara’daki Emek, Barış, Demokrasi Mitingi‘nde patlama yaşanmıştı. Ortak bir kararla ilk yazılarımızı Ankara’ya adadık ve Ankara’yı yazdık, terörü yazdık.  

İşte böyle başladı blog maceram. Şimdi bakıyorum da aradan 11 ay geçmiş ve  biriken onlarca yazı…  Blog sana ne kattı derseniz, kısaca  bir göz atalım.  Bir süredir yazmaya ara vermiş olan benim tekrar öykülerime sarılmamı sağladı, yazma hevesimi kamçıladı. Ayrıca sadece öykü yazabileceğimi sanırken, alanımla ilgili denemeler yazarken buldum kendimi. 4. sınıfın ve mezun olacak olmanın yoğun stresinden, telaşından ve  derslerin yükünden kaçıp nefes almak için bir alan yarattı bana. Sevdiğim şeyi yaptım; yazdım, ürettim. Üretemediğim zamanlarda da arkadaşlarımın ürettiklerini okudum, mutlu oldum. Ve bir de güzel insanlar kattı…

İşte o güzel insanlara: Yazmamız için bize gaz veren ve bizi harekete geçirmeye çalışan koordinatörlerimiz Yunus Emre Şahin ve Ulaş Bahar’a;  yazılarımızı düzenleyen editörlerimiz Deniz Tekin ve Nazlı Yeşilağaç’a; blog sayfasını düzenleyen, yazılarımızı blog sayfasına ekleyen web sorumlumuz Büşra Polat’a; sosyal medya üzerinden paylaşımlarımızı yapan Ege Can Canko’ya ve son olarak da birbirinden güzel yazılarıyla blogu renklendiren tüm yazar arkadaşlarıma (Aybüke Yıldıran, Begüm Doğramacı, Elif Gül Şahin, Hakan Uzunlar, Halil Babacan, Mehmet Yurtçu) her şey için çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bir ekip olduk. Umarım bir yerlerde yine karşılaşırız.

Ve şimdi de gelecek olan ikinci nesil yazarlarını bekliyor blogumuz. Biz başlattık, sizler geliştirin.  Burası kendinizi istediğiniz her şekilde ifade edebileceğiniz bir platform; ister öykülerinizi yayınlayın, ister izlediğiniz filmleri ve okuduğunuz kitapları yazın, ister psikoloji alanına ait öğrendiğiniz yeni şeyleri heyecanla paylaşın… Kısacası kıymetini bilin blogun ve 1 yıllık görev sürenizin tadını çıkarmaya bakın! Bizler de bazen konuk yazar olarak geleceğiz ve de her zaman blogumuzu takip etmeye devam edeceğiz 🙂


 

Elif Gül Şahin – İstanbul Medipol Üniversitesi

Bilgisayarın başına geçti. Veda ile ilgili olanları okudu. Bilgisayarın başına geçti. Bütün geçmeleri bir film şeridi gibi gözünün önünden…  Şaka şaka  ‘Ne yazcam len şimdi ben?’ diye sordu. Bir kaç teşekkür boynunun borcuydu.

Okuyan okutan, takip eden,  küfreden, beğenen okurlara; yayınlanmadan okuyan, destek olan dostlara; Halil’e, Aybüke’ye, Mehmet’e, Yağmur’a, Begüm’e, Hakan’a, Büşra’ya, Deniz’e ve Nazlıcan’a; Ulaş ve Yunus Emre’ye olsundu. Şimdi bunu yazmak için pek vaktim yok ama boğazım düğümlenmedi desem, yalan. Neyse şmd knşmak istmyrm.. Sonra konuşuruz.  

Sevgiler Elif.

-TPÖÇG Blog 1. Dönem Yazarları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.