Monolog

Bu yazının bir sonu yok. Sadece sormak ve kendimi sorgulamak için yazdım. Yani, aşağıda bir yığın cevapsız soru ve sorgulama ile karşılaşacaksınız. Benim gibi düşünenler varsa bu soruları tekrar hatırlatmak ya da düşünmeyenlerin hayatlarına yeni sorular düşürmek ise şu an için yegane amacım.

Derslerde hep terapideki rolümüz anlatılır; Geride durmalıyız ve danışanı yönlendirmemeliyizdir. Danışanın kararlarını kendisinin vermesidir mühim olan. Siz sadece doğru soruları soran biri olmalısınız, hatta bazen sadece susan biri. Ancak televizyondaki, sosyal medyadaki psikologlar ya da olduğunu söyleyenler direk bir nasihat ve yönlendirme diliyle konuşuyorlar. İnsan beynini avucunun içi gibi bilen, ruh sağlığının piri olan bu psikologlar gelen hiçbir soruya bu benim alanım değil ya da bu çok aktif olduğum bir konu değil demiyor ve sorulara bazen alan dışından gayet günlük cevaplar verebiliyorlar. Bu cevaplar bazen o kadar ileri gidiyor ki telefon başında tanı koyulduğuna dahi şahit olmuş durumdayız. İşte o zaman akıllara şu soru geliyor; bu kadar kısa sürede halloluyor ise neden seanslar uzun sürüyor ve tekrarlanıyor? Çok faydalı olabilecek ve herkese ulaşmanızı sağlayabilecekken, bu yanlışlar yüzünden zaten insanların zihninde olan üst kesime ya da “deli”lere hitap eden olarak tanımlanan mesleğimiz, sabah programlarının mezesi olmuyor mu? Her defasında daha çarpıcı bir açıklama yapmadığınız müddetçe ilgi göremeyeceğiniz bir mecraya dönüşmüyor mu?

Bu durumun en büyük problemlerinden biri de ciddi rahatsızlıkların bir iki semptom ve eksik bilgilerle herkesin diline düşmesidir. En ufak canı sıkılan kişinin depresyondayım demesi bu rahatsızlıkları yaşayanları ve ailelerini fazlasıyla üzüyor. Psikoloji iki kısa videoda, bir komşu ziyaretinde çay içerken beni de analiz et ya da beş maddede mutluluğa ulaşın gibi söylemleri, pratikleri olan bir alan değil. Biliyorum bir toplulukta çocuğunun gelişimini soran birine buna cevap veremem öğrenciyim, etik değil ya da uzmanlık alanım değil sizi birine yönlendireyim dediğinizdeki o bakışlarını.

Bazı psikologların ve kendini psikolog zannedenlerin bunu yapıyor olmasının sebebi dikkat çekmek ve hızlı tüketim furyasına kanıp beş maddede depresyondan kurtulun gibi kapital söylemler mi yoksa her şeyi biliyorum bu da kanıtım demenin farklı bir yolu mu bilemiyorum.

Bu noktada yine aynı soruya çıkıyoruz aslında psikolojinin, felsefenin en sevdiği konulardan “Gen mi, çevre mi?” tartışmasının bir türü olduğunu düşündüğüm: Kişi kendi tercihiyle mi yoksa toplumun ona yüklediği rol ile mi hareket ediyor?

Belki de asıl mesele meslek değildir. Biz birilerini yüceltip mağdur rolünden çıkmak için sorumluluk almaya çekiniyoruzdur. Çünkü bu sayede psikolog, doktor, öğretmen vs. nereden çıkarsak çıkalım sonuç umduğumuz gibi olmadığında suçlayacak kişi belli oluyor. Bu bilmiyor, beceremiyor demek; yapamadım, cesaret edemedim demekten çok daha kolay ve şu aşırı hızlı dünyada hap niteliğinde bilgilerle mutluluğa erme fikri çokça cazip geliyor.

Peki şu hayattaki her şeyi bilebilir miyiz ya da her şeyin tek bir doğrusu ve cevabı olabilir mi? İnsan vücudu mesela, şu anda hala bazı noktalarda gizemini koruyor ya da yeni özellikleri keşfedilmekte. Peki fiziksel testlere tabi tutup, sonuçlarıyla analiz edebileceğimiz vücudumuzda bile fark etmekte geciktiğimiz ya da yanlış teşhis konan rahatsızlıklar olurken nasıl olur da insan psikolojisi hakkında hızlıca ahkam kesebilir, beş maddede ciddi bir rahatsızlık olan depresyonu çözebilir hatta kedi fobisini yenebiliriz? Hem de ekran başında. Buradaki danışan mahremiyeti konusuna girmeyi bile gerek görmüyorum.

Bu üzerinde çokça durulan ve bilmek isteyen birçok kişinin ulaşabileceği şekilde eleştirilen bir konu aslında. Benim değinmek istediğim şey sadece görünen değil psikolojinin terapi odasındaki gizli kısmı da aynı zamanda. Yanlış olan şey ise meslek öğretilerinin insanı tamamen anladığımıza dair olan inancı. İnsana fayda amacını unutup psikolojiyi divan edebiyatı haline getirip sadece yüksek gelir düzeyine hitap eden bir grup psikolog da mevcut. Bence bu insanlar alana yapılabilecek en kötü şeyi yapıyor. Zaten öncesinden bir sürü ön yargı ile psikoloğa geliyorsunuz, hadi o parayı da veriyorsunuz ama o da ne! Karşınızdaki psikoloğun kullandığı dil, üslup tamamen üstten bakan, size nasihat eden, ben senin ne düşündüğünü, aslında ne istediğini senden daha iyi bilirim hali. Amacım dediğim gibi başkalarını eleştirmekten öte kendime bakmak. Mesela derste öğrendiğim iki bilgiyle insanları anlamaya çalışıyor muyum ya da insanlar sadece bu bilgilerle anlaşılabilecek sınırlı ve tamamen birbirlerine benzer varlıklar mı?

Burada gördüğüm şey insan zihninin, duygusunun mekanik kabul edildiği. Biz insanlar bu kadar basit varlıklar değiliz. Aynı zamanda biz psikologlar da insanları gözlerinden tanıyan bütün bilgilerini iki dakikada ortaya serip yemek tarifi verir gibi herkese aynı şeyleri söyleyen varlıklar değiliz, olamayız, olmamalıyız.  

Bu yazı kişileri ve kurumları eleştirmek için yazılmadı. Yıllar sonra eğer bir terapist olursam dönüp baktığımda bir hocamın verdiği öğüdü hatırlamak isterim: Haddinizi bilin!! Eğer o konuda eğitim almamış ya da deneyiminiz yoksa başka bir psikoloğa yönlendirmekten çekinmeyin. Bu zayıflık değil, mesleğinize saygıdır.

 

Yazar: Beyza Alkaya

 

Monolog” için bir yorum

  • 20 Mart 2019 tarihinde, saat 08:43
    Permalink

    Sevgili Beyza
    Güzel bir konuya parmak basmışsın. Ancak yazım dilini gözden geçirmek ve anlattıklarını, eleştirdiğin insanları dahi kucaklamaya daha fazla özen gösterecek şekilde yazman çok daha değerli olabilir.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir