Gelişim Psikoloğu Tolga Yıldız ile Röportaj

Psikoloji deyince aklımıza ilk “klinik” geliyor ya da psikolojiyi klinikten ibaret sanıyoruz. Psikoloji gibi bir ucu biyolojide bir ucu felsefede olan bir disiplin için bu büyük bir haksızlık olsa gerek. Bir gelişim psikoloğuyla, daha da önemlisi bizden biriyle, TPÖÇG’ü, bizleri çok iyi tanıyan biriyle, yani İstanbul Üniversitesi Gelişim Psikolojisi Anabilim Dalı’ndan Tolga Yıldız’la röportaj yaptık:

Merhaba Hocam. Öncelikle bizi kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Nasıl psikolojiye geçtiniz? Neden geçtiniz? Neden gelişim psikolojisi? TPÖÇG ile nasıl etkileşimde bulundunuz? TPÖÇG size neler kattı?

İlkokuldayken çocuk hekimi olmak istemiştim. Ama uzayda çalışmak istiyordum. Yani uzay mekiklerinde doğmuş çocuklarla! Fantastik bir fikir hala. Sonra ortaokul ve lise boyunca gazeteci olmak istedim. Hatta oldum da! Yerel bir gazetenin matbaasında çalışmaya başladım ilkin, harçlık kazanmak için. Sonra muhabirlik yaptım ve haftalık yazılar da yazdım. Lisenin sonlarına doğru edebiyatla ilgilendim. Birçoğumuz gibi (Gülüyor). Şiirler, öyküler yazdım. Bazısı yayınlandı. O sırada sosyal bilimler alanında akademisyen olmayı gerçekçi bir şekilde kafamda ölçüp biçtiğimi hatırlıyorum. Ama hangi sosyal bilim? Siyasal bilimler, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanları hedeflemiştim üniversite sınavından evvel. Gazetede çalışırken bu toplumsal konular üzerine kafa yormayı çok sevmiştim.

Sınavdan sonra Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydoldum. İlk dönem sonunda iktisatın bana hiç de uygun olmadığına karar verdim. Fazla istatistik, muhasebe, uygulama ağırlıklı gelmişti. Ben daha soyut, teorik meseleleri seviyordum. İlk sene aldığım iktisat sosyolojisi dersini çok sevmiştim oysa. Fakülteyi bırakıp sınava tekrar girmeye karar verdim. İlişki kurabildiğim birkaç hocama danıştım. Onlar sosyoloji, antropoloji gibi temel bilimlerin bana daha uygun olduğunu düşündüklerini ifade ettiler.

Sınava ikinci kez girip İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne kaydoldum. Aman Allahım! Sosyoloji beni benden alıyordu. Harika bir birikim! İstanbul Sosyoloji, Sorbonne’dan sonra kurulan ikinci sosyoloji bölümü. Tarihsel sosyoloji diyebileceğimiz özgün bir teorik yaklaşımı var. Resmen kendimi bulmuştum. Ancaak, iki sene sonra sosyolojide de tıkınmış gibi hissetmeye başlamıştım.

O zamanlar korktuğumu hatırlıyorum. Galiba ben üniversite mezunu olamayacağım bu gidişle diye. Ne istediğimi bilmiyorum diye kendimi suçluyordum. Çünkü bir de hiç yoktan sinema sevdası sarmıştı beni. Kısa filmler yapmaya çalışıyordum. İletişim Fakültesi’nde çift anadal yapmak istedim. Sonra İletişim’in diğer fakültelere kontenjan açmadığını öğrendim. O zamanki kız arkadaşım İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde okuyordu. O dedi ki bak psikolojiyi seversin, burada çift anadal yap. Psikolojiye karşı önyargılıydım. Olmaz dedim. Sevmem, sıkılırım. Hem aslanlar gibi sosyoloji okurken psikoloji de ney!

Fakülte içinde bir dal seçip sosyolojideki sıkışmışlık hissini aşmaya ikna oldum sonunda. Tabi ki psikolojiye kaydoldum. Ama yandal olarak. İçimden bir dönem sonra bunu da bırakırım diyordum. Giriş o giriş! Psikoloji derslerinde sosyolojiden, edebiyattan, sinemadan, ve hatta gazetecilikten edindiğim bilgileri sunabiliyor ve hocalarımdan ilgi görüyordum. Samimi bir liberal tavır vardı. İstanbul Psikoloji teori seven bir psikoloji bölümüdür. Onun da bir asırlık bir geçmişi olduğunu öğrendim sonra. Nasıl bir birikimin üzerinede oturduğumuzun çoğu zaman farkında olmuyoruz maalesef.

Gelişim psikolojisine giriş dersinde Vygotsky ile tanıştım. İşte aradığım teorisyeni de bulmuştum. Vygotsky’nin ömrünün ve dünyanın da vefa etmediği teorisine katkıda bulunmak istedim. Son sınıfın başında yüksek lisans için çalışmaya başlamıştım bile. Küçük çocuklarda kavram gelişimi çalışıyorum. Ta o zamandan beri. İktisatta, sosyolojide, edebiyatta, sinemada, gazetecilikte görüp yaşadığım, çözemediğim ne sorun varsa işte kaynağına kadar gelmiştim: Çocuk! –Hem de kendi çocukluk hayalime geri dönmüş oldum bir şekilde!–

Büyük bir hevesle çalışmaya devam ediyorum. Başka arkadaşları da heveslendirmeye çalışıyorum. Ben bu konuda Türkiye’nin dünya çapında çözüm üretebilecek bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. TPÖÇG ile temasımız da bu çerçevede başladı ve hala sürüyor. Mesleğini seven, mesleklerinin gelişimi için örgütlenen, hedef ve süreçlere aynı anda odaklanabilen, üniversite eğitimlerini zenginleştiren, geleceğin psikolojisini inşa eden arkadaşlarla yollarımız illa ki kesişecekti, ki öyle de oldu.

İlk defa psikoloji eğitimiyle ilgili bir çalıştaya davet edildim TPÖÇG tarafından. Tabi İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü‘nün TPÖÇG içinde etkin görevler alması bunda etkili olmuştur. Kulübüm beni yakından tanıdığı için dedikodumu yapmış olmalı! O çalıştay çok verimli geçti. Hatta orada ortaya çıkan fikirlerin bazılarının uygulandığına şahit oldum bilahare. TPÖÇG ve üniversitelerin psikoloji kulüpleri ülke çapında, hatta son zamanlarda Avrupa çapında da olumlu etkileri olan bir öğrenciler arası iletişim ve işbirliği ağı oluşturuyorlar. Mesela TPÖÇG’ün aylık dergisi PsiNossa için de dergi henüz fikir aşamasındayken bana gelmişti arkadaşlar. O zaman ortaya koyduğumuz vizyonu dergi kısa sürede yakaladı ve hala çok hoş, şık, eğlenceli, zengin ve bilgilendirici bir popüler dergi olarak yayın hayatına devam ediyor. Bu gibi işlerin parçası olmaya paha biçilmez.

Hiç psikoloğa gittiniz mi? Divanda uzanmak nasıl bir şey sizce?

Psikologa değil ama psikiyatriste gittim. Lisans okurken az önce bahsettiğim arayış sürecinde panik bozukluğundan muzdarip oldum. İÜ Cerrahpaşa’da bu konu üzerine uzman bir doçentti. Hafif doz ilaç da kullandım bir süre. Sonra o dönem geçince, bu sıkıntım da geçti.

Divanda uzanmadım, ama sandalyede oturdum ve psikiyatristin sorduğu sorulara cevaplar verdim. Hekimin sırf bu görüşmelerdeki tavrı bile beni sakinleştirmişti. Bu süreçte hekimin istediği birtakım testleri yaptırmak üzere psikologları da görmüş oldum tabi. Psikologlar, testler yaparak süreci takip etmede psikiyatriste tarafsız bilgi veriyorlardı. Klinikte psikologların tekelinde olan olay budur: Ölçme-değerlendirme.

Gelişim psikologları hayatımızın ne denli içinde? Gelişim psikologları pratik yaşamda neler yapabilirler gelişimimiz için?

Az önceki soruya cevap vermeye devam ederek cevaplamaya çalışayım bunu da.

Psikolog deyince ilk değil neredeyse tek klinik akla geliyor. Diğer alanlar için işte gelişim, sosyal, trafik, bilişsel, deneysel, örgüt vs. gibi ön isimleri kullanıyoruz. Bu pek doğru bir yaklaşım, daha doğrusu doğru bir alışkanlık değil. Terk etmeliyiz. Klinik dışında da psikologlar zaten birçok yerde varlar. Okullarda, işyerlerinde, Ar-Ge tesislerinde, üniversitelerde vs. zaten onların dokunuşlarıyla yapılıyor birçok şey. Sadece bireysel anlamda evet kalkıp gidip gördüğünüz psikologlar genellikle klinik alanda uzman psikologlar olabilir. Fakat aslında eğitim alanında da psikolojik danışmanlarla birlikte gelişim psikologları da oldukça etkindir.

Uzman gelişim psikologları, PDR uzmanlarıyla birlikte, yardım ve rehberlik talep eden öğrencilerle çalışabilecekleri gibi, öğretmenlerle ve velilerle de çalışıyorlar. Özellikle gelişim alanında uzman psikologlar eğitim araçlarının ve ölçme değerlendirmesinin iyileştirilmesi için de yine ilgili eğitim bilim uzmanlarıyla işbirliği yaparlar. Gelişim alanı psikolojinin aslında teorik bir temel alanıdır. Sosyal ya da bilişsel gibi… Fakat sosyal psikologlar nasıl siyasi parti propagandalarında, ticari reklamlarda vs. yer alıyorlarsa, bilişsel psikologlar nasıl dördüncü sanayi devriminde yapay zekâ geliştirmede mühendislerle birlikte çalışabiliyorlarsa, gelişim psikologları da böyle insana dair her alanda uygulamalar geliştirip gerçekleştirebilirler.

Gelişim psikologları bugün Türkiye’de ağırlıklı olarak eğitim alanında istihdam oluyorlar. Özellikle de okul öncesi eğitimde. Ancak bakış açımızı geniş tutmakta fayda var. Dediğim gibi yapay zekadan erken çocukluk eğitimine kadar çok geniş bir yelpazede gelişim psikologları iş yapabilir, fark yaratabilirler. Bunun için gelişim psikologlarının bu işleri kendilerinin yapması gerekir. Kadro doldurmaktan başka bir şeydir bu. Kendi işinizi kendiniz belirler, kurar ve uygularsınız. Ve getirdiğiniz çözümlerle, yeniliklerle o işle alakalı diğer mesleklerin de onayını, takdirini kazanırsınız. Bu yüzden genç psikologların girişimci, gerçekçi ve vizyoner olmaları elzem. Hem kendileri hem dünya için.

Tübitak için Eğitimde Örtük Program üzerine çalışmıştım. Eğitim programlarının gelişmiş ülkelerde çok büyük titizlikle gelişim psikologları öncülüğünde hazırlandığını gördüm. Bizdeki süreç biraz kapalı. Bizde eğitimde programlama yapılırken sizin gibi uzmanlara ne kadar danışılıyor?

Sanırım pek danışılmıyor. Ama bunun ne kadarı kastidir, ne kadarı bilmezlikten, bilemiyorum.

Şimdi öncelikle bu alanda uygulamaya dönük, bütünlüklü iş yani Ar-Ge yapan gelişim psikoloji ekipleri ve laboratuvarları lazım. Bu ekiplerin, eğitim kurumlarıyla işbirliği yapması ve bu yönetici kurumlarca fonlanması lazım. Bu Ar-Ge döngüsünü liyakat esaslı kurdunuz mu hem bilimde hem de uygulamada fark yaratmaya başlarsınız. Fakat psikologlar kendileri bile kendilerini öncelikle klinik psikolog olarak tanımlarken ya da bu yanlış algıya pek ses çıkarmazken, hangi yönetici gelişim psikolojisinin ne olduğunu nerden bilsin? Gelişimi geçtim, psikoloji nasıl tanınıyor ki! Toplum dürüst bir aynadır. Toplum psikolojiyi böyle tanıyorsa, bunun sebebi psikologlardır.

Halbuki psikoloji, fizik gibi, antropoloji gibi bir temel bilim alanı. Nobelli psikologlar var. Psikologların eğitim gibi toplumsal süreçlerin iyileştirilmesine katkı sunma potansiyelleri oldukça yüksek. Bunun için bir kuluçka süreci geçirilmeli belki de. Bu süreçler karşılıklı protokollere dayanmalı. Önce doğru ekipler birbirini bulmalı. Doğru tanımlanmış problemler doğru ekiplere havale edilmeli. Çözüm önerileri doğru ekiplerin denetiminde sınanmalı ve döngü içinde sürekli geribildirimler yapılmalı.

Ben sizin gibi genç kuşaktan arkadaşların bu meseleyi artık doğru anlamaya başladıklarına kaniyim. Bir anda her şeyi değiştirme hedefi koymaktan yana değilim. Böyle iddialar heyecanlı masa başı sohbetleri doğurabilir ama herkesi içten içe korkutur ve iş yapmaktan alıkoyar. Ulaşılabilir ama iddialı hedefler koyabiliriz. Küçük ama iddialı ekipler adanarak bir yol açmaya baş koyabilirler. Böyle cevherleri harcamamak için, bu çabaların arkasında durmak için psikologlar olarak önce kendi algılarımızı, bakış açımızı, örgütlülüğümüzü değiştirmeliyiz.

Bunu söylemeniz çok iyi oldu hocam! TPÖÇG içinde bu doğrultuda hedefler koyabiliriz.

TPÖÇG’ün böyle bir kuluçka olduğunu düşünebiliriz, evet.

Ben eğitim sistemimizin çocukların gelişimine uygun olmadığını lisans öğrencisi olarak düşünüyorum mesela disleksi çok yaygın disleksiyle ilgili çalışmalar olduğunu düşünmüyorum. Disleksiyle ilgili eğitimde çalışmalar var mı bildiğiniz?

Disleksi benim çalışma alanım değil. Ama bu konuda çalışan arkadaşlarım var. Çalışmalar olduğunu onlardan biliyorum.

Peki çalışmalarınız. Anlam kafesi? Çalışmalarınızı birazcık herkesin anlayabileceği bir dille anlatır mısınız ve pratik olası yararları neler olabilir sizce? Yapay zekâ çalışmalarına bir etkisi olabilir mi?

Sorular gittikçe zorlaşmaya başladı (Gülüyor). Şu anda bir kongre için tam olarak bunu yazmaya çalışıyorum.

Lisans son sınıftayken güncel literatürle yeni yeni tanışmaya başlamıştım. Bir şey beni şok etmişti. Kavram kavramı neydi? Elle tutulur hiçbir şey yok. Vygotsky ise bir kavramın nasıl oluştuğunu anlarsak insan zihninin nasıl çalıştığını anlarız demiş oysa.

Kavram denince psikoloji literatürü iki ana akım görüşe toplaşıyor. Bir; kavram patern tanıma ve algısal benzerlikler üzerinden kategorizasyon davranışı. Tertemiz bir indirgeme. Biraz sorguladınız mı ya davranışçı ya da evrimci bir yaklaşım çıkar ve zihin açıklanmadan kalır öyle. Kavram kavramını güçlü şekilde ele almaktan uzak.

İkincisi ise kuramcılık. Yani her çocuk, her insan aslında bir bilim insanı gibidir. Dünyaya dair kuramları vardır. Falan. Yani zihnimizde kuramlarımız var ve kavramlar bu kuramın kurallarının çıkarımsal bir sonucu. Kurallar işlemedi mi, yeteri kadar yeni ama uyumsuz data biriktiğinde kuramımızı değiştiriyoruz ve bu böyle gidiyor. Bu ise sınanamaz bir yaklaşım. Psikolojide böyle kuram iddialarından çok çekiyoruz. Yanlışlanamaz iddialar akademik değeri düşük önermelerdir. Mekanizma açıklamayan, sadece fenomenler arasında totolojik açıklamalar getiren ifade ağlarına hemen kuram diyoruz.

Ben kavram gelişimi konusunda bu eksikliği gidermeye kalkışmaya kalkıştım. Nesnel kavramların insanlar arasında paylaşılabilir, ortak bir anlam evreni yarattığından, söz oyunlarının bile bu ortak zemin üzerinde yapılabileceğini iddia ettim. Yani dedim ki kavram gelişiminin ana kulvarı insan-insan etkileşimidir. Ve bu etkileşime zihinsel bir mekanizma önerdim. Bu mekanizmanın temel iddiası, insan zihninin, Pavlov‘dan, hatta tee Hume‘dan bu yana bildiğimiz gibi, zihinsel temsiller arasında çağrışımsal otomatik ilişkiler kuran evrimsel bir yapı olduğu ve bunu diğer yakın türlerle de zaten paylaştığımız. Tamam. Fakat insan bu zihinsel temsilleri başkalarıyla da paylaşılabilir şekilde düzenleyebilmektedir. Ve bunu da küçük yaşlardan itibaren sosyal etkileşimler sırasında yaparak öğrenmektedir.

Burada kültürel, sosyal araçlar işin içine girer. Hatta şöyle bir mottom vardır: İnsan, zihinsel temsilleri üzerinden nesnel dünyaya yönelir, sosyal dünya üzerindense zihinsel temsillerini anlamaya başlar. Anlam Kafesi Kurma modeli, bu zihnin, gelişimsel aşamalarıyla tanımlanmış çalışma ilkelerinin sosyal etkileşime duyarlı olduğunu ve sosyal etkileşim aracılığıyla sınıflama davranışlarının değişeceğini, hatta o davranışlara sebep olan kavramlaştırma süreçlerinin içselleştirileceğini öngörüyor.

Yaptığım çalışmalar bu modeli destekleyen sonuçlar verdi. Ve artık iyi kötü bir kavram tanımım var elimde: Kavram, zihinsel soyutlama ve genellemedir. Yani aslında yoktur. Ama gerçeği bağlamsızlaştırarak temsil etmemize ve bu zihinsel temsili tekrar bağlamlaştırarak başkalarıyla da paylaşmamıza yarayan üst temsilsel bir operatördür. Böylece kavramlar aracılığıyla sosyal etkileşimlerimiz nesnel bir zemine kavuşur. Dünyaya dair farklı bireysel perspektiflerimiz algısal olarak çakışamaz ama kavramsal olarak çakışabilir. Bunun için farklı perspektiflere neden olan bireysel temsil ağlarımızın üzerinde üst temsilsel bağlantılar kuruyor olmalıyız. İşte bu üst temsilsel bağlantılar kavramlardır ve ancak bir başka perspektifin senin kendi perspektifinle arasındaki farkın baskısıyla kuruluyor olabilirler.

İddiam odur ki, insan türü başkalarıyla Dünya’ya benzer şekilde bakmak baskısıyla kendi zihnine hükmedebileceğini anlamış olmalıdır. Ortaklaşmak için, paylaşmak için, anlamlı olmak için. Daha sonra bunu içselleştirir ve algısal düzeyde tek bir tane olan perspektifini üst temsilsel olarak çoklu perspektiflerle besleyebilir. Gerçeğin tutsaklığından kurtuluş diyor buna Childe. Zihnimizde yapıp edebileceklerimizin sınırı yoktur.

Şimdi böyle bir model, genel geçer kabüllerin bir ölçüde dışında bir insan zihni tasavvur ediyor. Fakat bence bu yaklaşım, eğitimden yapay zekaya kadar psikolojinin hemen her konusunda “doğa karşısında zihin” karşıtlığı şeklinde formüle edilebilecek bilgisayarvari “bireysel işlemci” bakış açısını genişletebilir. Belki de yapay zekadan beklememiz gereken şey hem bizim zihinlerimizi hem de kendi zihnini izleyerek toplumumuza, ortak zihniyetimize katılmasıdır. Yani karar vermeliyiz: Yapay zekâ diyeceğimiz şey, “gelişkin bir robot” mu olacak, yoksa “zeki bir yeni üye” mi? “Yapay zekâ yapalım ama robot olsun” diyorsak, zeka kavramını yanlış anlıyoruz demektir. Ki bu yanlış anlama, yapay zekâ çalışmalarının önünü tıkarken, insana dair çalışmalarda da insanı robota yaklaştırıyor gibi geliyor bana. Sonra neden yapay zeka yapamıyoruz. İşin sadece teknik bir yetersizlikle açıklanamayacağını düşünüyorum. Bizim zihniyetimiz sıkıntılı bana sorarsanız.

Gelişim psikolojisiyle ilgili çok sevdiğim bir mit var. Köpeğe demişler 20 yıl yaşayacaksın, insanlara hizmet edeceksin. Maymuna demişler 30 yıl yaşayacaksın, insanlara hizmet edeceksin. İnsana demişler 20 yıl yaşayacaksın. İtiraz etmiş ben her şeyin efendisiyim diye. 70 yıl yaşayacaksın demişler. İşte o günden sonra insan 20 yıl insan gibi yaşar, 20 yıl köpek gibi çalışır, 40’ından sonra da elaleme maymunluk yapar. Sizce gelişimsel sürecimizi iyi aktarıyor mu bu hikaye?

İnsan, yani biz homo sapiensler, en az 200.000 senedir Dünya üzerinde dolaşıyoruz. Ve bu süre içinde yaşamış tüm insanların ortalama yaşı 40-45 sene gibi tahmin ediliyor. Öyle 70-100 gibi rakamlar daha bir yüz yıllık hikaye (Gülüyor).

Peki, çok teşekkürler hocam! Çok değerli bilgiler edindim sizden. Bence keyifli oldu. Uzun oldu ama sizin kendinizi daha iyi anlatabilmenizi istedim. Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Umarım okuyucular da seninle hemfikir olurlar (Gülüyor). Sağ ol!

Hazırlayan: Halil BABACAN

Halil Babacan

TPÖÇG Blog Yazarı | İstanbul Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir