Deniz Seviyesi

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)

Dünyanın en kült, en sanatsal, en iyi senaryoya sahip, mükemmel çekim açıları ve sahneleri olan, ünlü yönetmenlerin elinden çıkmış bir film değildi ama en sevdiğim film onu izlemeye başladığımız an belirlenmişti. 

İnsanların tıpatıp aynı olaylar yaşasalar bile bu olaylardan farklı seviyelerde etkileneceklerini savunurum. Bu yüzden kimseye ‘’Seninki de dert mi ? Diğer insanlar çok daha kötülerini yaşıyorlar’’ demem. Bilirim ki bu olay onun açısından kaldırılamayacak kadar ağır olabilir. Bu fikir üzerinden etkilenmek hakkında düşününce, benim de diğer insanlar gibi en bilindik, imdb puanı zirvelere çok yakın olan o filmleri en sevdiğim film olarak seçmemem gözümde normalleşmeye başladı. Normalleşmeye henüz başladı çünkü ister istemez bana yöneltilen en sevdiğin başlangıçlı sorulara verdiğim cevaplar insanlar tarafından hiç duymadıkları bir film, şarkı vb. olarak algılandığında, acaba kötü oldukları için mi bilinmiyorlar kaygısı yaşardım. Fark ettim ki, benim bir şeyi ‘’en’’ olarak seçebilmem için en önemli kriterim; onda kendime ait bir parça bulabilmem. En güzel bakış açılarıyla çekilmiş bir film, en karmaşık melodilere sahip bir şarkı, en uyumlu renklerle boyanmış bir tablo beni tatmin etmek için yeterli değil. Eğer içinde onunla bağ kurabileceğim en ufak bir parça bulamıyorsam, çok güzeldir ama en güzeli değildir. 

Deniz Seviyesi’ni -yani en sevdiğim filmi-  izlerken bu kadar etkilenmemin sebebi başından sonuna kadar kendimden bir şeyler bulabilmem ve sanırım onu izlediğim zaman dilimi. Kuzenimle beraber büyüdük sayılabilir çünkü her yazım onunla beraber geçer. Yazlarımız yazlık çevresinde, oradaki insanlarla yaşadıklarımızı biriktirerek sürmeye başladı ve en sevdiğim filmi ilk kez, kuzenimle bir yaz gecesinde izledim. En sevdiğim film de bir yaz mevsiminde geçiyordu, içinde bir yazlık çevresindeki insanlar ve bitmemiş bir aşk anlatılıyordu. Onu izlemek benim için yaşadıklarımızı tekrar gözden geçirmek gibiydi. Tamı tamına aynı olayları yaşamamış olsak da, filmler çoğu zaman gerçek hayatla uyumlu olmuyor, maddi durum, yaşanılan absürt olaylar ve karakterler bakımından, bu film o kadar gerçek hayatın içinde ve yakın hissettirdi ki bize içinde yaşanılamayacak hiçbir şey yoktu. Daha da önemlisi bizim yaşayamayacağımız hiçbir şey yoktu. Hayatımıza çok benzerdi, hatta filmi izlediğimiz süre boyunca hiç duygulanmamamıza rağmen -çünkü koyu dram değildi- bir sahnede ikimiz de istemsizce ağlamaya başladık. Sahne bir veda sahnesiydi, birbirine hâlâ aşık ama artık tamamen farklı hayatlar yaşayan iki insanın vedası. Bu veda öyle aşırı uzun bakışmaları, ağlaşmaları o diğer filmlerin film olduğunu kanıtlayabilen şeylerden hiçbirini içermiyordu. Gerçek hayattan bir vedaydı ya da bize tamamen öyle yansımıştı kii duygulanıyor olmamızın en temel sebebi de bu gerçeklikti.

İlk izleyişimizin üstünden yıllar geçmiş olsa da, her yıl bir yaz akşamında, kuzenimle yan yana değilsek bile aynı anda bu filmi açar, hep aynı sahnesinde ağlar ve her sene tekrardan neden en sevdiğimiz film olduğunu kendimize hatırlatırız. İçten içe sadece ikimizin en sevdiği film olarak kalsın istediğimizden mi bilmem, birileri en sevdiğimiz filmi sorduğunda adını söyleyip geçeriz çünkü konusunu anlatsak, onu övsek ve sonucunda insanlar izlese bizim kadar etkilenmeyecekler bunu biliyoruz. Etkilenmesinler de zaten çünkü bu film belki de bu hayatta en çok bizim parçalarımızı içeriyor. Bizi en çok bu film anlatabiliyor. Bu film bizim için en gerçekçi film. Bu film benim en sevdiğim film.

Yazar: Simay Çomak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.