Çocukluk Rüyası

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)

Sorumlulukların her geçen gün omuzlarına deste deste yüklendiği bir sabaha daha uyandı, gönülsüzce. Babası gecenin sonunda ne idüğü belirsiz bir yerde sızıp kalmak için kapıyı çoktan çekip çıkmış, küçük kardeşi kendi dünyasına kapanıp mış gibi yaptığı oyunların içerisinde kaybolmuştu. Bakmakla sorumlu olduğu bir ev, geleceğe yetiştireceği bir insan, çocuklarıyla alakası olmayan bir baba ve yüreğinde karadelik gibi dibi olmayan, hiç bitip tükenmeyen anne hasreti. 

O gün “büyüdüm” demişti kendine içten içe. Yaşadığı kaybın büyüklüğü, acılarının derinliği olgunlaştırmıştı genç kızı, hem de 12 yaşında. Genç kıza göre ergenlik çağında yetişkin hayatı sürmesi ona hayat tarafından yüklenmiş bir yük. Hem de hiç rızası olmadan. Akranları etrafındaki erkekler ya da kızlar hakkında masum yorumlarda bulunurken, evlerinde gençlik dergilerinde boy boy fotoğraflarla yer alan ünlülerin fotoğraflarını kesip biçip odalarının duvarına hayran hayran asarken; genç kız rutubetlenmiş duvara gelişigüzel sürülen kirecin orada bulunmaktan tiksinircesine kendini kusarak yaşamına son vermeye çalışmasına tanıklık ediyordu. Yine aynı duvarda yaşama tutunmaya çalışan örümceğin maharetlerini izleyerek uykuya dalıyordu. Bazı geceler “ya uyurken üzerimde gezinirse” düşünceleriyle zar zor uyurken bazı gecelerde gözlerini yine kireci dökülmüş ve dökülen yerlerin oluşturduğu şekillere bakıp babasının bağırışlarıyla geleceğini hayal ediyordu. Kendisine ait bir oda, kitaplarla süslenmiş bir masa, rengarenk kalemler, çeşit çeşit defterler… Kısacası “kendisine ait bir hayat” istiyordu genç kız. Kendisine bahşedilen her yaşı layıkıyla yaşamayı diliyordu. Hemen yetişmek istemiyordu hayata. Hem çocuk olmak o kadar güzelken bu büyüme arzusu niye?

Her gününün birbirinden farksız olduğu günlerden bir gün dışarı çıkmıştı. Kardeşini parka götürüp çocukluğunu bir nebze olsun yaşamasına olanak tanırken, kendisi de salıncakta sallanıp rüzgarın tenini yalamasıyla özgürlüğü hatırlamayı istiyordu; benliğini hissedebilmek için. 

Eve dönüş yolunu istemeye istemeye tuttururken kaldırımda önüne çıkan taşı, ayağının ucuyla var gücüyle fırlatıyordu ileriye doğru. Taş en sonunda bir yere takılıp durmak zorunda kaldı. Başını hafif bir hareketle kaldıran genç kız çöp kutusunun yanında kaderine terk edilmiş, sayfaları sararmış, kapakları solmuş bir kitap istifi ile göz göze geldi. Aniden zihninde babasının tüm kitaplarını bir hiç uğruna yaktığı canlandı; içine bir kor ateş düştü. Kitap hasretiyle kaç zamandır yanıp tutuşan genç kız, kardeşini çekiştire çekiştire çöp kutusunun yanına götürdü. Elinde üç gün öncesinden kalma tostu kemiren kardeşi anlamsız gözlerle bir anlam yükleyebilmek için bakıyordu etrafına. Genç kız ise hazine bulmuşçasına gözlerinden damlayan yaşlarla inceliyordu kaderine terk edilmiş kitapları. “Niye?” diye sordu kendi kendine. “Niye her biri içinde ayrı bir hayat bulunan bu kitaplar burada bırakılır hem de evin en güzel köşesinde tozlarından arındırılmış biçimde konumlandırılmayı beklerken? Niye insanlar hayal gücüyle bezenmiş bu kıymetlileri buraya layık görür? Hem de her kitap kendi içinde imkansız yollardan geçmişken.” 

Kitapları zar zor evine taşırken genç kız, kendisi için en güzel yere koydu kitapları; her birini tozdan görünmeyen toz beziyle temizleyerek. Babasının nedensiz sinirlerinden korumak için koydu yatağının altına kitapları kendince yaptığı bir seremoniyle. İçlerinden binbir uğraşla seçtiği kitaplardan birini de yastığının altına iliştirdi. Her gece rüyasında o kitabın dünyasına dalabilmek için yumdu gözlerini ve bıraktı kendini uykunun masum kollarına. Belki de bundan sonra sadece rüyalarında çocuk olabilmek, çocuk kalabilmek için. Annesinin yokluğuna, babasının gazaplarına, kardeşinin mızmızlığına ve ufak da olsa yer edindiği dünyanın tüm pisliğine rağmen. 

Yazar: Elif Ayça Ölmez 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.