Ayna

(Bu yazının okunması yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)

Genç adam gözlerini açtığında güneş ışıkları pencereden içeri süzülüyordu. Yatakta sırt üstü yatmış, boş gözlerle tavanı izliyordu. Uykunun kollarından çıkıp gözlerini açtığı anda zihnine bir sürü düşünce hücum etmişti. Şimdi kendini o düşünceler tarafından kuşatılmış gibi hissediyordu. Sağı, solu, önü, arkası her yerde onlar vardı. Çoğu düşünce orada öylece dikilmiş duruyordu ama genç adam o düşüncelerin neler olduğunu bile bilmiyordu. Sadece o düşüncelerin ona hissettirdiklerini biliyordu. Bu da tam anlamıyla berbattı.

“Yine başlıyoruz,” diye mırıldandı. Kendini yapıştığı yataktan zorla kaldırdı. Gri renklerle döşenmiş dairesinde ilerledi. Her sabah olduğu gibi bu da sıradan ve sıkıcı bir sabahtı. Dışarıda güneş, hayat çok heyecan vericiymiş gibi parlıyordu ama insanların içinde tek bir heyecan kırıntısı barınmıyordu. En azından bizim genç karakterimizin içerisinde heyecanın en ufak biri izi bile yoktu. Aklında sayısız düşünce ve yerçekimine karşı koymakta zorlanan düşük omuzlarıyla banyoya ilerledi. Dişlerini fırçalamak için yeltendiği diş macununun üstüne iliştirilmiş bir not buldu. Notta aynen şu yazıyordu:

“O çirkin dişlerini fırçalasan ne olur ki?”

Adam tek yaşadığı dairede başkasının olmadığından emindi. Peki, bu not nereden çıkmıştı öyleyse? İçine biraz daha sıkıntı akmıştı sanki. Zihnine de bir başka yeni düşünce yer ediyordu. Aynada kendine baktı ve dişlerini fırçalamaktan vazgeçti. Mutfağa doğru yöneldi. Bir şeyler yese belki zihni açılır, biraz olsun bu düşüncelerin işgalinden sıyrılırdı. Ekmekleri alıp tost yapmak üzere tost makinesine yöneldi. Aynı el yazısı ile yazılmış bir not onu orada bekliyordu.

“Gerçekten onu yiyecek misin? Dostum, kilo alıyorsun. Şu haline bir bak.”

Bu bir şakaysa hiç komik değildi. Sabahın köründe işe gitmek için hazırlanıyorken bu derece aşağılanmak keyif vermiyordu.

Sinirle ekmekleri tezgaha koyup bir şeyler yemekten vazgeçti. Bu notları ona şaka olsun diye arkadaşları mı yerleştirmişti? Gerçekten hiç komik değildi, gerçekten. “Çocuklar bana şaka yapıyorsanız bu hiç de komik değil, ciddiyim.” dedi. Sağa sola dönüp bir yerlere gizlenmiş gizli bir kameraya konuşmuştu.

İşe gitmeden önce bugün yapacağı sunumu son kez gözden geçirmek için çalışma masasına yöneldi. Kalın dosyaların üzerinde bir not daha onu bekliyordu.

“Sabahlara kadar bunlarla uğraştığına inanamıyorum. Gerçekten rezalet. Patronunu ve iş arkadaşlarını güldürmeyi amaçladıysan o ayrı tabii. Eminim çok eğleneceklerdir.”

İşte bu canını acıtmıştı. Kendisini çok beğenmiyordu. Yakışıklı sayılmazdı ve öyle çok da fit değildi. Ama işi farklıydı. Çok çalışırdı, her şeyin en iyisini yapardı. Onu bu denli aşağılayan kimdi?

Dosyaları masaya geri koydu. Gerçekten de başarısız bir sunum muydu? Olabilir. Zaten yaptığı işi anlaması da uzun zaman almıştı. Belki daha önceki sunumlarımda da arkamdan gülmüşlerdir, diye geçirdi içinden. Zihnine yeni bir düşünce taht kurmuştu. Sanki artık adım atmak bile dünyanın en zor işiydi.

O gün işe gitmedi. Sonraki gün de ve sonraki gün de… Evden çıkmayı da bırakmıştı. Sadece o ve notlar vardı. Dışarıdaki dünya artık bulanık geliyordu. Bitmek bilmez notlar alıyor, her seferinde de bundan daha fazla aşağılanamazdım diye düşünüyordu. Ama bir sonraki not her zaman bir öncekinden daha acımasız oluyordu.

Bir ayın sonunda artık çalan telefonları açması gerekiyordu. Arayan arkadaşıydı. Bir zamanlar arkadaşıydı. “Dostum evden çıkmalısın. Çık ve hava al.” Söylemesi kolaydı. Her an aşağılayıcı bir notla karşılaşan kendisiydi. Her an eleştiriliyor, inceleniyor ve asla onaylanmıyordu. Dışarı çıkmak ona imkansız görünüyordu. Arkadaşına bir şey demedi. Onu sessizce dinleyip onayladı. Bir haftanın sonunda artık notlar evin her yerini kaplamıştı. Televizyon kumandasında izlediği programları eleştiren bir not, ocağın üstünde yemek yapmayacağını ona anımsatan bir not, hatta kapı kolunda bile bir not…

“Kapı nasıl açılır bilmiyor musun dostum? Belki de mağarada yaşamalısın.”

Artık notları okuduğunda acıdan çok o eski bilindik duyguya kapılıyordu. Her notu önceden tahmin edebiliyordu. Hatta bazen not olmasa da notların görevini üstleniyordu. Bir gün arkadaşı onu tekrar aradı. “Hazırlan. Kahve içmeye gidiyoruz. Her zamanki yere.” Acı dolu bir ses boğazından fırladı. Ama arkadaşı o kadar ısrarcıydı ki onu geri çeviremedi.

Hazırlanması çok uzun sürdü. Çünkü giydiği her kıyafeti acımasızca eleştiren notlarla karşılaşıyordu. Çok sıkıcı, çok saçma, çok demode, çok yaşlı işi… Notlar giyinmesini imkansızlaştırıyordu. Uzun iki saatin ardından en az acımasız yorumu alan kıyafetini giydi. İsteksizce, ayaklarını sürüye sürüye kahveciye gitti. Bu kahveciyi notlar ortaya çıkmadan önce çok severdi. Burada çalışan bir kadından çok hoşlanıyordu. Her sabah sadece onu görmek için erkenden uyanıp buraya geliyordu. Arkadaşıyla selamlaşıp kahvelerini almak üzere içeri geçtiler. Hoşlandığı kadını gördüğünde kalbinde garip bir şeyler hissetti. Bir anlığına zihnindeki düşüncelerden, notlardan, eleştirilerden sıyrılmıştı sanki. Sonra kahvesini eline aldığında üzerine iliştirilmiş bir not gördü.

“Seni tekrar görmek çok güzel.”

Bu o bilindik notlardan değildi. Kahvecide çalışan genç kadın ona gülümseyerek bakıyordu. Genç adam içinde bir kıpırtı hissetti. Hayatı boyunca aldığı tek güzel not buydu sanki. Gülerek kahveye baktı. Gülerken yanaklarında bir sızı hissediyordu. Ne kadar uzun süredir gülmemişti? Sonra arkadaşıyla bir masaya oturdular. Gerçek onu o masada bekliyordu. Sessiz ve sinsice. Masanın oturduğu tarafında bir not duruyordu. Can sıkıcı bir şekilde orada onu bekliyordu.

“Onun gibi bir kadının senden hoşlandığına inanıyor musun gerçekten? Sana sadece acıyor dostum, çünkü acınacak haldesin.”

Kalbinde hissettiği o minicik kıpırtı sönüp gitmişti. Onun gerçeği bu notlardı. Zihnine hükmeden o düşünceler ve bu sevimsiz notlar… Doğruydu. Onun gibi bir kadın, neşe dolu, hayat dolu. Ondan neden hoşalancaktı ki? Karşısındaki arkadaşı notun farkında değildi. Masanın üzerinde duran notu sanki sadece o görüyordu. İçinde bir keyifsizlik yükseliyordu. Kalkıp eve gitmek, yatağına, çarşafların altına saklanmak istiyordu. Keyifsizce yerinden kalktı. Arkadaşından ayrıldı. Kahvecinin kapısına ulaştığında kapıda onu bekleyen bir not gördü.

“Kim olduğumu merak ediyorsun değil mi? Sana gösterebilirim. Yürümeye başla.”

Adam şok olmuş bir şekilde nota baktı. Bunca zamandır bu bir oyun muydu? Dümdüz yürüdü. Karşıdan karşıya geçmek için durduğu kaldırımda, trafik lambalarının direğinde bir not daha gördü. 

“Çok az kaldı, karşıya geçip sola dön.”

Notta yazanı yaptı. Ama bir terslik vardı. Bu yol kendi evine dönüş yoluydu. Oturduğu binanın kapısına geldiğinde bir not daha buldu.

“12. Daire.”

Bunları yapan her kimse onu kendi evinde mi bekliyordu? Koşar adım yürüdü. Merdivenleri hızla çıktı. Kapısında bir not daha vardı.

 “Çok az kaldı dostum. Banyoya git.”

Kapıyı açtı. Koşarak banyoya girdi. Elleri, bacakları, tüm vücudu titriyordu. Banyoya girdiğinde aynada asılı bir not sessizce orada duruyordu.

“Sana bunca zamandır bunları yapan kişi tam karşında. Keyfine bak.”

Adam kan ter içinde kalmış yansımasıyla göz göze geldi.

Yazar: Eylül Yılmaz

Ayna” için bir yorum

  • 17 Ekim 2021 tarihinde, saat 23:28
    Permalink

    Kaleminize sağlık, keyifle okuyorum öyküleri

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.