ABİS

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

“Okyanusun sakin yüzeyini görmen, hakkında her şeyi bildiğin anlamına gelmez.” Kulübedeki moruğun söylediği son sözler zihnimde yankılanıyordu. Evet kulübedeki moruk, bunamış bir kadın, başka hiçbir şey değildi o. Hayatımı değiştirmeyi geç, insanlığın ötesinde bir yerde bulunan kaderimi hiç değiştiremezdi. Ya da en azından ben öyle sanmıştım, bir türlü engel olamadığım merakıma bunu bahane etmiştim. Merak kediyi öldürür derler, bunu biliyorum ama dokuz kez öldürebileceğini hayal dahi edemezdim. 

Uzun kıvırcık saçlarının önüne düşmesinden rahatsız olmayan, o yaşlı haliyle bile nefes kesici bir güzelliği olduğunun farkında olan ve bunu davranışlarına yansıtmaktan çekinmeyen bir kadındı. 107 yaşında olduğunu söylemişti, buna kim inanırsa artık. Sessiz bir karanlığı çağrıştıran simsiyah gözleri, görenleri hiç acı çekmemiş gibi hissettiren huzur verici bir gülüşü vardı. Öyle ki dudakları ne zaman yukarı kıvrılsa gözlerimi kaçırırdım, bu basit büyünün kurbanlarından biri olmamak için. Sesi ise… Sesi korku filmlerine aitmiş gibi cırtlak ve tizdi, gündüzleri duyulunca insanın içini ürperten ancak gece duyulursa kalp krizine neden olabilecek türden. E tabii, mükemmel değildi. 

Belki de milyonuncu kez yürüyüşe çıktığım ormanda tanıştım o bunakla. Her bir ağacın her bir yaprağının nereye düştüğünü bile ezbere bildiğim ormanımda kayboldum ve bu tuhaf kadınla tanıştım. İlk gün bunu ona da söylemiştim, “ormanımda” kaybolduğumu. Arkadan kafama bir tane geçirip bu ormanın var oluştan son ana dek ona ait olduğunu söylemişti. Allah’ın cezası, keşke o gün dönüp ben de patlatsaydım tokadı. Belki bir daha hiç görüşmezdik, ne güzel olurdu.

Kendine çekti beni, nasıl yaptı bilmiyorum ama her gün küfrede küfrede gittim ormandaki yıkık dökük kulübesine. Tanışmamızın garipliği, bunağın tuhaflığı ve içinde bulunduğum durum göz önünde bulundurulunca insan bir iki bilge söz ya da hayata dair sırlar duymayı bekliyor. Ama nerede… Tek bildiği ve konuştuğu içkilerdi, iki gündür susuz kalmış da bulabildiği tek şey alkolmüş gibi içerdi bir de. Öylesine isteksiz, yine de ölesiye istekli. Sarhoş olmazdı ya asla, tuhaf kadın. 

Yaklaşık üç ay her gün gittim yanına, sonra bir eylül akşamı bana ilk defa mantıklı bir şey söyleyip evime yolladı. Eve dönerken hissetmiştim öldüğünü, bir şeylerin yanlış gittiğini fark etmiştim ama neden geri dönmedim hala bilmiyorum. Geri dönsem kurtarabilir miydim? Öleceğini bilmeme rağmen hiç tereddüt etmeden yürümem beni kötü bir insan mı yaptı? Sabah kapıma gelen polislere bunlardan hiç bahsetmedim, sadece yaşlı kadının ölmesine çok üzüldüğümü göstermek için biraz ağladım o kadar. Gerçekten de 107 yaşındaymış, lanet olasıca beni kandırmıyormuş, uykusunda huzurlu bir şekilde ölmüş. Huzurlu bir ölüm?

Adını hiç öğrenmediğim ve hiç merak da etmediğim o kadın öldükten sonra hayatımın ne kadar değiştiğini fark etmem zamanımı aldı. Komik aslında, hep ortalamanın üstünde bir zekaya sahip olduğumu düşünürdüm. İlk olarak, iş yerinde çalışanım hasta olduğu için izin almaya yanıma geldiğinde kafama dank etti. Yıllardır çalıştığım insanların bana bazen yalan söylediğini zaten biliyordum, bunu herkes yapar, o yüzden ben de yapılacak çok iş yoksa izin veririm hep. Ancak o gün bilinçsizce “Sevgilinle tatile çıkmak için hasta numarası yapmana gerek yok, gidebilirsin.” sözcükleri döküldü ağzımdan. Konuşan ben değildim, gerçekten değildim. Hem nereden bilecektim dönem ortasında tatile gideceğini, kiminle gideceğini? Gözlerindeki korkuyu gizlemeye çalışarak suratıma baktıktan sonra yalan söylediği için özür dileyip çıktı odamdan. 

Sonrasında olan olayları anımsamaya çalıştığımda gözümün önünde bir meteor yağmuru sahnesi canlanıyor. Her şey aynı anda, her şey çok hızlı ve her şey çok açık. Her söylenenin ve her olayın aslını görebilmek… O bunak gitmeden beni lanetlemişti resmen, neymiş okyanusun yüzeyiymiş. Benim buna ihtiyacım yoktu ki hiçbir şeyi bilmeden gayet rahattım. Çevremde bir tane bile yalan söylemeyen insanın olmadığını bilmediğim zamanlarda gayet rahattım, yapılan her şeyin kimin tarafından nasıl yapıldığını bilmediğim zamanlarda da. 

Şimdi kenarında oturduğum kayalıkta esinti artmaya başladı. Deniz kokusu en az parça parça yüzüme vuran güneş ışıkları kadar yakıyor, derin bir nefes almaktan korkuyorum yaşamaya devam etmek isterim belki diye. Hiçbiriniz inanmayacaksınız başıma gelenlere ama “gerçeği” söylüyorum, her şey o moruk yüzünden ve yapabiliyorsanız benim ölümüm için ölü bir kadını suçlayın. Bir şekilde haberlerde gördüğüm cinayetlerin katilleri bile gözümün önünde canlandığı için televizyon izleyemiyorum, basit şeyler hakkında bile yalan söyleyen insanlar artık midemi bulandırdığı için kimseyle de konuşamıyorum. 

Çok kararlıyım, birazdan ayağa kalkıp bırakacağım kendimi soğuk sulara ve şansım varsa bu kadar yüksekten düşerken kalp krizinden ölürüm belki de o tuzlu suyun ciğerlerimi yaktığını hissetmem. Titreyen dizlerimi aldırmadan doğruldum, aşağı bakmak istemediğim için denizin ufukta yarattığı keskin çizgiye odaklandım. Üç, iki, bir… Tamam tekrar deneyelim, üç, iki… “Abla ne yapıyorsun burada?”

Arkamı dönüp biraz aşağı bakınca, sesin 7 yaşındaki bir kızdan geldiğini anladım. Kocaman ela gözleri ile beni baştan aşağı inceliyordu, elindeki dondurmasının eridiğinin bile farkında değildi. Git buradan, bu kadar küçük yaşta böyle bir şeye şahit olmanı istemiyorum. Kollarım yukarı kalkmaya başladı, bedenimin üzerindeki kontrolüm tamamen yok olmuştu sanki. Ne bakıyorsun, gitsene! Bir şeyler söylemek için çok çabalıyordum ama keşke hiç denemeseydim çünkü ağzımı açtığım gibi tek bir cümle döküldü dudaklarımdan. “Okyanusun sakin yüzeyini görmen, hakkında her şeyi bildiğin anlamına gelmez.” Yüzüme delirmiş bu dercesine baktıktan sonra arkasını dönüp yürümeye başladı, adımları bana yaşlı kadının öldüğü gece yürüyen halimi anımsatıyordu ve o an korkudan titremeye başladım. Nasıl yani? Nasıl? Atlamaktan vazgeçtim, gidip o kızı bulmalıyım. Benim yaşadıklarımı yaşamasına engel olmalıyım, isteyerek yapmadım gerçekten ben-

Beni kucaklayan soğuk su, önce genzimi sonra tüm ciğerimi yakan tuzlu su, hareket etmeye çalışmama rağmen parmağımı bile oynatamayan bedenim, son anda her şeyi yeni anlamış olmanın utancı içinde moruğun yüzünü hatırlamaya çalışan bilincim. “Okyanusun sakin yüzeyini görmen, hakkında her şeyi bildiğin anlamına gelmez.” Kulübedeki moruğun söylediği ve artık benim de son sözlerim olan cümle zihnimde yankılanan son şeydi, sonrası ise güneş ışınlarının bile ulaşamadığı derinlikte huzurlu bir ölüm. 

Yazar: Özgür Özben

ABİS” için bir yorum

  • 15 Mayıs 2021 tarihinde, saat 19:06
    Permalink

    gerçekten çok güzel yazılmış 🙂

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.