(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır.)
Ahmet Amca, 44 yaşında, 20 yıldır evli, iki çocuk babası. Uzun yılardır madende çalışıp evini geçindirmek için kendince bir hayat mücadelesi verdiği; ailesini ve yaşamını, günlerini ve aylarını bir yığın teselliyle avuttuğu bir yaşamı vardı. Zorluklarla ve acıyla örülmüş yaşamına; madende geçirdiği kazada iki parmağını kaybetmesiyle bir yenisi eklenmiş. Olaydan hemen sonra elini sarmış, sonra hastaneye kadar sıkıca tutmuş. Olanca gücüyle dişini sıkmış. Bir yerde gözlerini yummuş. Tek bir yaş dahi akıtmamış. Devamında, yılların yorgunluğuna emekli oluşuyla son vermiş. Bundan 3 sene sonra; iki parmağından fazlasını, bir evladını yitirmiş. Trafik kazasıymış. İlk duyduğunda kalbi sıkışmış. Bir eliyle başını tutmuş, diğer eliyle telefonu; sesi biraz çatallanmış; “Ölmüş mü?” Sonra bir iç çekmiş. İki gün ağzını açmamış. Morgda çocuğunun başını hayatında ilk defa okşamış. Sonra alnından öyle bir öpmüş ki hani evvelce hiç yapmadığı gibi. Ondan sonra daha çok sigara içer, daha az konuşur olmuş.
Birkaç sene geçmiş, kızını istemeye gelmişler. Allah’ın emri, peygamberin kavliyle sormuşlar; Ahmet Amca bir şey diyememiş, kızına pek düşkünmüş, başka şehre taşınsın istemezmiş ama kızının da iyiliğini istermiş. Yutkunmuş, yutkunmuş bir türlü ağzını açamamış. Kardeşi girmiş araya, “Gençler…” demiş, “Birbirini beğendiyse, bize de hayırlı olsun demek düşer.”. Ahmet Amca dışarıya çıkmış; bir sigara yakmış, gözleri yanmış; sigara dumanını uzun uzun çekip, ağır ağır vermiş. Ertesi gün kızı duvağıyla evden çıkmadan önce elini öpmüş. Ahmet Amca, bir elini kızının omzuna koyup, yolun açık olsun diyebilmiş. O akşam bir başkaymış. Elinin beş parmağını iç içe geçirip, baş parmaklarını birbirinin üstünde döndürüp durmuş. Ondan sonraki günlerde camdan dışarıya daha uzun bakar, çay bardağını daha sıkı tutar olmuş.
Kızı evden ayrıldıktan sonraki aylardan birinde, sakin ama bir o kadar rüzgarlı bir gecede; eşi aniden uyanmasıyla yatakta görememiş onu, kalkıp meraklı gözlerle içeriye bakındığında, camın önünde bulmuş. Karanlık odanın içinde, sokak lambasının cılız turuncu ışığıyla renk verdiği, yağmurun küçük küçük seğirttiği camın önünde… Birkaç saniye öylece baktıktan sonra eşinin “Uyuyamadın mı?” deyişine sessiz kalmış Ahmet Amca. İçinde parça parça yanıp kül eden onca acısını anlatacak kelime bulamamış. Zaten bunun için kelimesi de yokmuş. Kelimeleri geçmiş; cama pıt pıt vuran yağmurun birkaç damlası bile olamamış. Sanki Ahmet Amcanın gözyaşları; küçüklükten beri aile üyelerinin sert tavırlarıyla, annesinin “aslan oğlumlarıyla”, gençliğinde mahallede esip gürlemesiyle, erkekliğiyle, adamlığıyla ve büyük miktarda; 14 yaşında çok sevdiği dedesini kaybettiği gün, babasının iki kaşının çukurlaşmasıyla başlayıp, ağzıyla onun kulağını kesen bir çift sözüyle, müebbet yemiş. “Karı gibi ağlama.” Karı gibi ağlayamamış Ahmet Amca. Tıpkı ilk defa aile evinden ayrılıp askere gideceği zaman; omuzlarda, kollarda ya da bol bol el öpmelerle uğurlandığı günün sonunda, otobüs camına kafasını dayadığında ağlayamadığı gibi. Sanki annesi olanca yaşını tek bir gecede akıtıp, onun yerine de ağlamış. O günden sonra yutkunmayı öğrenmiş Ahmet Amca, iç çekmeyi öğrenmiş, sustukça içindeki dağları büyütmeyi, mevsimlerini görmezden gelmeyi öğrenmiş.
Şimdi; yıllardır kalbinde biriken küllerini, içinde büyüyen koca koca dağlarını, göğsünde taşmayı bekleyen yaşlarını, oğlunun saçlarını, kızının özlemini koklamış. Gözlerini kırpmış birkaç kere, kirpikleri ıslanmış, sonra yummuş tekrar içine… Sağ elinin üç parmağıyla silmiş gözünü. Bir kaç damla yaş akmış, sıcacık. Yanaklarından süzülüşü, tam 40 yıl sürmüş. Gardiyanlar bir gün de olsa, bir anlığına da olsa izin vermiş. Sokak lambası utancından ışığını kaybetmiş. Gün doğmasın istemiş Ahmet Amca, gün doğmasın.
Yazar: Burak Bayık Görsel Kaynak: www.psikomoni.net