Belki de Bir Yabancıda Gizlidir Hayat

İçinde benim ve senin de bulunduğun bu büyük kalabalığın büyüklüğünün aksine, küçücük bir şeye ihtiyacı varmış. Küçük bir ‘umut parçasına’. Sokakta saklambaç oynayan bir çocuğun, siz onun saklandığı yerden geçerken, ellerini dudaklarına götürüp sessizce “Şşş, saklambaç oynuyoruz da..” deyip, içtenlikle gülümsemesi kadar küçük bir şeye.

(Okuduktan sonra dinlemeniz tavsiye edilen bu şarkı, yazar tarafından size armağan edilmiştir: “Yeni Türkü-Fırtına”)

(Yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır)

Hepimize bir parça ışık lazım bu aralar. Çünkü ne zaman bir sokak boyunca yürüsem, bakarım insanlara. İnsanlara ve onların hiç bir duygu taşımıyormuşcasına bomboş gözüken ‘yüz ifadesizliklerine’. Onlardan biriymişim ve benim de bomboş bakıyormuş gözlerim öylece. Dümdüz, ifadesiz. “Mutlu?”, değil. “Mutsuz?”, değil. “Hüzünlü?”, değil. “Neşeli?”, değil. Kırmış, değil; kırılmış, değ… Bir dakika, durun. Kırılmış değil, değil. Aksine kırılmış, evet. O ifadesizlikte bir duyguya rast gelebildim şimdi. Bütün bu insanların o hiçbir duyguyu ifade etmiyormuş gibi gözüken yüzlerinde, çok iç açıcı olmasa da ve mutlu etmese de bir duyguya denk geldim. Derin bir kırılmışlık duygusuna. İşte şimdi, bir kez daha farkettim ki: İçinde benim ve senin de bulunduğun bu büyük kalabalığın büyüklüğünün aksine, küçücük bir şeye ihtiyacı varmış. Küçük bir ‘umut parçasına’. Sokakta saklambaç oynayan bir çocuğun, siz onun saklandığı yerden geçerken, ellerini dudaklarına götürüp sessizce “Şşş, saklambaç oynuyoruz da..” deyip, içtenlikle gülümsemesi kadar küçük bir şeye. Ya da bir kahvecide yalnız başınıza otururken, “Merhaba, sanırım yalnızsınız, ben de yalnızım. Dilerseniz bir parça sohbet edebiliriz.” deyip sandalyesini sizin yanınıza çeken birine ihtiyacımız vardır belki de.

Hiç tanımadığınız biriyle sohbet etmenin verdiği o muhteşem atmosferi hiç tattınız mı? Eğer tatmadıysanız şöyle bir tahayyül etmenizi dilerim.

 Sizi tanımayan, hakkınızda tek bir önyargıya sahip olmayan, hayatınızı ve geçmişinizi bilmediği için sizi yargılamayacak olan ve siz nasıl anlatırsanız sizin hakkınızdaki görüşlerine anlattıklarınız doğrultusunda şekil verecek olan biri.

 Ve tüm gizil taraflarıyla, siz…

 Anlatmak istemez miydiniz hikayenizi? İçinizde yarım kalmış bütün yaşanmışlıkları, kayıtsız şartsız ve çıkarsız sizi dinleyecek olan birine açmak istemez miydiniz?

Burada, bu yüzyılın en büyük, en derin meselesi soru işareti bırakıyor zihinlere: Ben, bu insana bu insanlara nasıl güveneceğim ki? Ne idüğü belirsiz birine ne sebeple inanabilirim ya da.

Bunun üzerine hep tek bir soru geliyor benim de aklıma:

Ya güvenmek ve inanmak zorunda değilsek?

Ya bütün bu güvensizlikleri, tüm bu şüpheleri bir kenara koyup “Bugün hiç düşünmeksizin, sadece yaşamayı seçiyorum.” desek? Hayat bizi nereye sürüklüyorsa, bir gün de olsa o rüzgara bıraksak kendimizi? Birine inanıp inanmamak meselesini düşünmeden yanında olsak sadece. Ve onun da yanımızda olmasına izin versek.

Hem zaten az önce hayal etmenizi istediğim metafora geri dönersek, bir daha o hiç tanımadığınız kişiyi, bundan sonraki hayatınızda göreceğiniz ne malum? Bir daha karşılaşacağınız ya da?

Bu aynı,

“Üfledim bir şişeye sırrımı

sonra attım o şişeyi denize,

beklerim

artık hayat kim bilir ne getire…” demek gibi bir şey.

Şişeler değişse de, denizler hep aynı. Kaç yüz milyon insanın anlattığı hikayeyi barındırıyor derinliklerinde. Peki sizce, “Denize güvendiğim için anlattım hikayemi.” diyen biri olmuş mudur, tüm bu insanlık tarihinde? Bir daha hiç görmeyecek olduğunuz o yabancı da, bu hikayedeki deniz gibi biri işte.

Bu kadar anlatımın üzerine bahsetmek istediğim konunun az çok anlaşıldığını düşünerek, yazının ana temasını ‘bir yabancıyla konuşmak meselesi’ olarak belirleyip, birazdan detaylarını verecek olduğum görevi yapanlara bu yazıyı ithaf ediyorum.

Öncelikle, okuduğunuz bu cümlelerin çok sevdiğiniz bir edebiyat dergisinin Aralık ayı sayısında, ‘bu ay yapmanız tavsiye edilen  meydan okumalar’ başlıklı bölümde bir köşe yazarı tarafından yazıldığını düşünmenizi isterim.

Sonralıkla, sayenizde artık bir köşe yazarı unvanı aldığıma göre, bu köşe yazarının işte size iyi gelecek olduğunu düşündüğü bu ay yapmanız tavsiye edilen görev tanımlaması:

1- Ortamını sevdiğiniz bir kahveciye gidin.

2- Kahvenizi alıp yalnız başınıza bir masaya oturun.

3- Etrafı gözlemleyin,ve sizin gibi yalnız oturan ve nispeten sohbet etmeye daha meyilli görünen birini seçin.

4- Bütün cesaretinizi toplayın ve kahvenizi de alıp onun masasına oturmak için izin isteyin.

5- İzin istemeden önce karşınızdaki kişinin sizi yanlış anlamasını istemiyorsanız bu yazıyı kaynak göstererek belki şöyle bir cümle kullanabilirsiniz “Merhaba, bu ay yapmam tavsiye edilen içinde farklı bir deneyimi barındıran bir yazı okudum. Ve bu yazının sohbet kazanan kişisi olarak, ben tarafından siz seçildiniz. Eğer müsaitseniz hayat üzerine herhangi bir konuda bir parça sohbet etmek isterim.”

6- Olumlu bir geri dönüş alırsanız sohbetinizin tadını çıkarın, olumsuz bir geri dönüş alırsanız da hiç canınızı sıkmayın, insan mı kalmadı ya hu! Hemen başkalarını gözlemlemeye devam edin, mutlaka insan canlısı birine denk geleceksiniz.

Görev tanımlaması bu şekildeydi, ben de yapmayı deneyeceğim ve sonuçların hepimiz adına son derece güzel olmasını diliyorum.

Son olarak hayatta çok inandığım şöyle bir cümle var:

“Yaptıklarımın bazılarından pişman oldum, ama hepsi geçti,

Yapmadıklarımdan da pişman oldum, hala pişmanım ve hiçbiri geçmedi…”

Farklı deneyimlere, farklı hislere ve farklı insanların olduğu farklı yarınlara, sevgiyle…

Yazar:Beyza Küçük

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.