Anlamak Hastalığı

“İnsanı ince şeyler öldürür demişlerdi; yıllar önce ince hastalık, yıllar sonra ince düşünce, çok yıllar sonra da insan olmak gibi sebepler belki de.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 2 dakikadır)
Bu yazı, karşısındaki insanın sözlerini değil, gözlerini dinleyen; anlatmakla değil, anlamakla
ilgili olan o güzel insanlara ithaf edilmiştir.
Az önce bir cümle çıktı karşıma: “Gereğinden fazla anlamak bir hastalıktır, gerçek bir
hastalık.” diye.
Yıllarca canımı yakan, içimi sıkan ne varsa, tek bir cümlede özetlenmiş halini gördüm. İçim
ferahladı. Sanki bilinmez bir ağrısının sebebini doktor doktor gezip bulamamış, sonra tam pes
ettiği anda, bir şifacıdan, ağrısının neden kaynaklandığını öğrenmiş bir insan kadar
ferahladım. Düşüncelerime bir tanı konulmuştu artık çünkü: Hastalık. Bundan itibaren
hastalık tanısı konmuş birisi olarak devam edeceğim bu yazıya, ve eminim tam da bu
cümleden sonra tanı alan onlarca insan olarak devam ediyoruz…
Hastalığın belirtileri ise şunlar:
-İnsanlar seni yanlış anlamasın diye, bazı şeyleri söyleyememek.
-İnsanlar dinlemeyi çok sevmezler diye, kendi anlatacaklarını kısacık kesip, karşındakini
saatlerce dinlemek.
-Karşı taraf anlaşıldığını hissetsin diye, ona olduğundan daha güzel tepkiler göstermeye
çalışıp, sürekli kendinden tavizler vermek.
-Zamanla insanların seni sevmesinin asıl sebebinin, onlara değer verip anlamaya çalışmak ve
anlattıklarını dinlemek olduğunu farketmek.
Ve bu liste, uzayıp gidecek kadar ağır…
Kaç kişiyiz böyle olan, bilmiyorum. Kaçımız bunun farkında, ya da kaçımız “Hayatımda çok
insan var ama ben neden kendimi yalnız hissediyorum?” cümlesinin tam da bu sebepten
kaynaklandığını düşünüyor, bilmiyorum. Fakat bildiğim tek bir şey var, o da bu hastalıkla
günümüz bilim dünyasının hiç ilgilenmediği. Hatta literatüre geçmiş böyle bir hastalık
tanımının olmadığı. Bu kadar ciddi, böylesine can yakan, insanı içten içe çürüten, parçalayan,
mahveden, yaşama dair devam edecek bütün enerjisini silip süpüren bu hastalıkla
ilgilenilmemesi… “Doktor hanım şuramda bi ağrım var”, “Doktor bey migrenim geçmek
bilmiyor, geceleri bir türlü uyuyamıyorum” gibi cümlelere; “Size bir test yapalım, koridorun
sonundaki odada kan tahlili verebilirsiniz; ayrıca bir de uykularınız için az miligramda
antidepresan yazıyorum, sonra zamanla yükseltebiliriz…” gibi cümlelerin, olayı çözmeye
çalıştığı bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Ama ah doktor! Keşke reçeteye bir şeyler
karalayacağın yere gözlerimin tam içine bakıp, ağrılarımın asıl sebebinin yaşadıklarım
olabileceğini anlamaya çalışsaydın. Bir gün olsun ağrı kesici içmeden, belki sadece bir
kerecik de olsa iyi hissederdim kendimi. İnsanı ince şeyler öldürür demişlerdi; yıllar önce
ince hastalık, yıllar sonra ince düşünce, çok yıllar sonra da insan olmak gibi sebepler belki de.
Her sabah aynı güne, farklı tarihlerle uyanıyorum. Her yıl aynı insan olarak, farklı sayılarla
yeni yıla devam ediyorum. Bir şeyler değişiyor, bir şeyler gelişiyor. İnsanlık, diyor gazeteler.
“İnsanlık nirvanasını yaşıyor. Son yüzyılın en inanılmaz buluşu işte…” gibi başlıklar atıyor
ilk sayfa manşetlerine. Ama hangi insanlık bu değişip, gelişip, büyüyen? Anlamaya
çalışıyorum, bir türlü anlayamıyorum. Ben de aynı yüzyılda yaşıyorum. Ben de teknolojik
aletler kullanıyorum. Yeni çıkmış bir makine, belki benim de ilgimi çekiyor. Ama ben,

gelişip büyüyen bir insanlık göremiyorum. Ben, büyük oyunlar altında ezilmiş, tek odalı
hayatını yaşamaya çalışan, küçülmüş, ufalmış ve darmadağın olmuş bir insan görüyorum.
Büyük oyunların altında ezildiği gibi, aslında onu küçük meselelerin perişan ettiği bi’ insan.
“Buna mı kırıldın?”, “Ya gerçekten canını bunun için mi sıkıyorsun?” “Boşver ya, geçer
geçer”, “Bu kadar takma kafana canıım, şapka mı bu?” cümlelerinin, anayasa hukuku gibi
ezberlettirildiği bir yüzyıl. Ve bunlara maruz kalmak zorunda bırakılmış, çaresiz bir insanlık.
Peki hiç mi umut yok burada? Hiç mi bir çare, başkaldırı? Hiç mi bir istisna? Var. Olmalı.
Biz hala umut diye bir kelimeyi, işlevini çok göremesek de, sözlüklerde barındırıyorsak, var.
Çare, ironik de olsa, bu gereğinden fazla anlamak hastalığına hepimizin yakalanması. Çünkü
yanlış olan, bizim gibi anlamakla derdi olup insanlara ederinden fazla değer verenlerde değil;
hayatı kısır bir döngü gibi duygusuz yaşayıp, herkesi bir çıkar meselesi olarak görenlerde.
Biz yanlış yapmıyoruz, biz ‘yanlışa uğruyoruz’. Evet, en çok biz üzülüyoruz. Evet, en çok
bizim canımızı yakıyorlar, biz perişan oluyoruz, hayat çoğu zaman bize zehir oluyor. Umut,
en çok bize hak değilmiş gibi geliyor.
Ama bu düzeni değiştirecek olan tek şey: İnadına böyle olmaktan, böyle yaşamaktan, buna
inanmaktan ve ‘bu hastalığa yakalanmış olmaktan vazgeçmemek’.
Özetle, çare biziz, güzel dünyamın hüzünlü insanları.
Son olarak sizi, aşağıdaki cümleleri sesli okumaya davet ediyorum:
Dünyanın bütün doğrularını kınıyorum.
Yanlışa doğru kılıfı giydirmiş bu düzene baş kaldırıyorum.
Ben bildiğim yolda, insanları canımdan çok severek yürümeye pür dikkat devam edeceğim.
Bir gün sevmekten yorgun da düşsem, düşmanım olan nefret beni yenilgiye de uğratsa,
kirli duygular gözünü bürümüş insan kılığındaki cani bir varlık olarak ölmektense, gururuyla
bu saçma düzene baş kaldırmış ve sadece insan gibi yaşamaya çalışmış bir ‘insan’ olarak
ölmeyi tercih ederim.
Yazar: Beyza Küçük

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.