(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Şu anda hayattayım, bunu hissedebiliyorum. Nefes alıp vererek, yazıp çizip düşünerek, hatırlayarak, unutarak, kaybolarak, belki de sadece öylece durarak… Yaşıyoruz, bir parçanın olması gerektiği yere yerleşerek bütünü tamamlaması için. Olmasaydı ne olurdu, o parçanın yerine ne konurdu? Kim bilir, belki de “hiçbir şey”. Fakat bizler yine, olmayan o parçayı da kabul ederdik hayat sayabilmek için. Bazen çok fark edilmese de olmayanın varlığı, yokluğun bile bir varlığı vardır hayatın içinde. Bizler bu yüzden var olan ve yok olan her şeyimizle bir araya geliyoruz. Bir araya gelmelerimiz, gelememelerimiz, varlık, yokluk; işte hayat, bunlar. Bunlar yaşamın olağan düzeni. Düzensizlikler bile bir düzenin parçası. Çünkü hayatın durması neredeyse imkansızdır. Belki bir kişi için… Fakat geri kalan milyonlarca akış, sürekli bir döngü halinde. Son dediğimiz şey, aslında devam dediğimiz şeyin başlangıcı. Bizler, her birimiz; onlarca, yüzlerce hikâye yazıyoruz. Sonra ya birbirimize çarpıyor ya da birbirimizi ıskalıyoruz.
Şu an, eğer yapacağımız tercihlerin birini hatta belki hepsini değiştirip diğer seçenekleri denesek de olan düzeni ya da akışı yine bir şekilde kabul ederdik. İnsan olmak; hayatı yaşamanın, onu sindirmenin bir parçası olan kabul etmeyi bir şekilde sunacaktı bizlere. Arthur Rimbaud, “Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır.” demişti, haklıydı belki de (Günday, 2013).
Yaşama karşı çıkamazsın. Yaşamı durduramazsın. Seyrini değiştirebilirsin belki de ama bu değişen seyir bile bir noktada hayatın kendisi olup çıkacaktır karşına. Yaşam süreğendir. Her şey mahvolup hiçbir şey hayal ettiğin, beklediğin gibi gitmese bile yine de kabul edersin onu öylece. Zorundasındır. Çünkü düzeni değiştirmek mümkün değildir. Her şey, aslında olması gerektiği gibidir. Olması mümkün olmayan pek çok şey, tüm ihtimalleri deneyip gerçekleşerek karşına çıkabilir bir an. Yaşamın parçası olan her şey; her madde, her titreşim, her partikül, her hareket, aslında olması gerektiği gibidir. Yok oluş, beklenmeyen son, o anın bir süre ötesinde, gelecek serüveninde kendi yerini edinir ve akışa tutunup yeni bir düzen oluşturur: Kimse fark etmeden olması gereken en iyi şey olarak, o ana tutunur.
Hayat bir son veya bir başlangıçtan; bir yenilgi veya bir zaferden ibaret değildir. Hayat, devinim halinde tüm sonları ve başlangıçları; tüm zaferleri ve yenilgileri içerir. Bizim oluşturup tutunduğumuz birkaç seçenek, hayatı değil; hayatımızı kendimizce nasıl kabul ettiğimizi anlatır yalnızca. Biz ne yaparsak, ne düşünürsek, ne seçersek ya da neyi yapmak zorunda kalırsak hatta bunlardan hiçbirini yapmasak dahi; aslında her şey olması gerektiği gibidir. Kimileri buna kader, kimileri karma, kimileri tesadüf, kimileri “Ben yaptım.”, kimileri “O yaptı.” dese de birlikte yapılır her şey. Düzen, devinim halinde akan bir bütündür. Parçalar kaybolsa ya da eklense de bütün hep bütün olarak; hayat hep hayat olarak kalacaktır.
Referans:
Günday, H. (2013). Daha. İstanbul: Doğan Kitap.
Yazar: Sıla Arslan