(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
1951
Uyandığımda Stanley’nin bomboş bakışlarla pencereden dışarıyı izlediğini gördüm; şaşırdığım bir şey değildi artık, saatlerdir aynı şekilde gözünü kırpmadan gökyüzüne baktığını da tahmin edebiliyordum. Bazen öylece baygın gibi yerde yattığı olurdu, kedisi gelip onu rahatsız edene kadar hiçbir şey keyfini bozamazdı. Ben mi? Ben onunla uğraşmayı yıllar önce bıraktım.
Bazı durumlarda hayattan, bir kişiden veya kendinden bile beklentilerini sıfırlaman gerekiyor. Ben de bunu yaptım, ondan ölecek olsam bir yudum su bile beklememeyi öğrendim zamanla. Bazen düşünüyorum da onun da benden beklentisi kalmamıştır, tabi o kitap diye diye geçindiği kağıtları ateşe vermemem dışında. Ah öyle çok istiyordum ki yok etmeyi; çünkü tüm gününü evin farklı köşelerinde yatıp bir noktaya dalıp giden insanın bırak kitap yazabileceğine, iki kelimeyi bir araya getirdiğine inanmıyordum. Aklımdan bunlar geçerken, sanki hissetmişçesine yavaş adımlarla kağıtların başında durdu. Bunun için doğmuşçasına bir şeyler karalamaya başladı, tüm o sakin yürüyüşlerin aksine hızla dans ediyordu kalemi. Üç dakika kırk iki saniye sürdü; sonra sessiz hareketlerle yere uzandı, günün geri kalanını da öyle geçirmek üzere.
Bir ruh ile daha fazla yaşamaya dayanamayıp çalıştığım laboratuvara attım kendimi. Uzun yıllar boyunca bilimle uğraştım. Bu koskoca evrenin nereden nereye evrildiğini, canlı yaşam formlarının yaşamını sürdürmeye hangi koşullarda başladığını açıklamaya çalıştım hep. Bir şeyleri atladığımı fark ettikçe kendime olan inancımı yitirdim, ne kadar çabalasam da ne yapbozun eksik parçasını ne de üzerinde çalıştığım formülleri tamamlayamadım. Belki de kendimi suçlamam gerek, aynı evde kaldığım, o yaşamayı unutmuş varlık yüzünden farkındalık kazandığım yıllardan beri çözebilmek için çırpındığım bu büyük gizeme olan inancımı kaybettim.
Düşünmek, biraz da o mezarlığa gitmeden önce yaşadığımı hissetmek için deniz kenarına oturdum akşamın en serin saatlerinde. Hayatın bilincine ne kadar sahip olduğumuzu sorguladım; geçmişte kaybolurken, gelecek için bitmek bilmeyen kaygılar yaşarken aslında durup gerçeklerin farkına varmak için kendimize ne kadar az zaman tanıdığımızı. An’daydım işte; en sevdiğim manzaraya dalmışken, kıpırdamadan oturuyordum. Durumu anlamam dört saniye sürdü, koşar adımlarla evin yolunu tuttum. Ruh diye yakıştırmalar yaptığım, hiçbir şeyi beceremediğini düşündüğüm insanın aslında kendince anı yaşadığını tahmin edemedim; nefesim yıllar sonra onla birkaç kelime de olsa konuşabilmenin heyecanıyla doldu. Hareketlerimin kontrolünü elime aldığımda yavaşça kapıyı açtım, antre de üzerinde Harold yazan sarı bir zarfla karşılaştım. Evin her köşesine bakmama rağmen yoktu, gitmişti. On bir yıl üç ay iki gündür birbirimize tahammül edemediğimiz insana ulaşmak istediğim ilk an da o yok olmuştu! Öfkeyle üzerinde adımın yazılı olduğu zarfı açtım. Her gördüğümde yakıp kül etmek için kendimi zor tuttuğum sayfaları zarfın içinde buldum, üstüne iliştirilmiş “Yıllardır aradığın formüller burada.” yazılı bir notla.
1953
Bomboş bakışların, tutarsızca sakin ve aynı tutarsızlıkta çevik hareketlerin; dört kelimelik bir nottan oluşan vedanın üzerinden iki yıl geçti. İki yıl diyorum çünkü o gittikten sonra ayları, günleri ve saatleri saymayı bıraktım. Aslında o günden sonra hayatımı üzerine kurduğum laboratuvar dışında bütün alışkanlıklarımı bıraktım. En önemlisi de o gittikten sonra, ne kadar geç kalmış olsam da beklentilerin ne kadar yanıltıcı olabileceğinin farkına vardım. Neyi çözmek üzerine çalıştığımı nasıl bildiğini ve yıllardır bulamadığım formülleri nasıl tamamladığını hayatım boyunca anlayamayacağım gerçeğine rağmen; bugün onun sayesinde deneyi tamamlayıp, evrenin varoluşuna dair yeni bir kapı araladım. Ve yaşayıp yaşamadığını, nerede olduğunu bilmesem bile; düzeneğe altın harflerle onun ismini verdim. Ve ben asla öğrenemeyecek olmama rağmen; tüm insanlığı ilgilendiren bilimden çok, o bomboş bakışların arkasında nasıl bir zihnin yer aldığını merak etmeye başladım.
*Hikaye Miller-Urey Deneyi’nden ilham alınarak kurgulanmıştır, gerçek kişi ve olaylarla ilgisi yoktur.
Yazar: Simay Çomak