(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)
Masanın sağ tarafında okunmayı bekleyen kocaman kitaplar, önünde yazı yazdığı
elindeki kaleminin görüntüsünün üzerine yansıdığı makyaj aynası, aylardır kokusundan
şaşmadığı parfümü, sol çaprazında yeşilinin göz kamaştırdığı erik dolu bir tabak, yanından
hiç ayırmadığı ajandası, bir torba dolusu ilaç, bir şişe su, bir toka, bir el kremi ve masanın
üzerine damlamış birkaç damla gözyaşı…
“Onların içindeki acı değil, hiç dinmemiş ve hiçbir zaman da dinmeyecek olan bir
ıstıraptır.” demişti bir gün öğretmeni çünkü herkesin sayılı günler kadar dökülürdü
gözlerinden yaşlar; onlar ise bir ömür gözlerinden akan damlalardan türemiş selde
boğulmamak için telaştaydılar. Bu paragrafın ve öğretmeninin söylediği sözün anlamını yakın
zamanda tek bir cümleyle ve o cümleyle birlikte karşı karşıya getirildiği gerçeklik sayesinde
anlayacaktı.
Yıllardır kabullenmeyi reddettiği gerçeklikle hiç beklemediği bir anda, yerde ve
defalarca düşünme hakkı olsaydı bile hiçbir zaman tahmin edemeyeceği bir insan aracılığıyla
yüzleşmişti. Söylenen soyut tek bir cümle, içi dolu ağır bir çuvala dönüşmüş; sırtında yer
edinmişti. Sanki o cümle somutlaşmıştı.
İçsel bir hesaplaşma yaşıyordu. Cümlesinin vurgulu kelimesi onun bütün
çocukluğuydu. Bu farkındalık milattı onun için. Yükselen sesler, söylenen küfürler, ağır
ithamlar, kırılan eşyalar, hiç bitmeyen hedefler, ardına saklanılan kapılar, mükemmellik
beklentileri, kurduğun hayallerin bile aslında senin olmadığı bir yaşam alanı…
Ezkaza, karşılaştığı fazladan kini, nefreti, öfkeyi değil de o kinin, nefretin, öfkenin
arasında arada sırada olsa bile parıldayan sevgiyi görüp sevginin varlığına, gücüne inanmıştı.
Asıl güç sevgiydi. İncitmezdi. İyileştirirdi; iyileştiremediğinde bile yalnız bırakmazdı,
vefalıydı, içinde merhameti barındırırdı.
O gün ilk defa sevgisinden utandı. Benliğinden utandı. Elinde olsa sevgisini
tırnaklarıyla her bir hücresinden kazıya kazıya çıkaracaktı, söküp atacaktı.O, her zaman sevgisiyle birlikte gelen umuduna tutunurdu. Hayatı romantize ederdi
çünkü insanları, doğayı yani yaşamın kendisini, yaşamayı severdi. Her gün yakasına bir broş
misali umudu iliştirirdi lakin unuttuğu bir detay vardı. Bu hayatta her duygu zıttıyla varlığını
korurdu. O, umudu ve sevgiyi seçmişti. Var olduğu günden itibaren saklamaya çalıştığı,
görmezden geldiği içindeki siyahı unutmuştu. Artık anlamıştı. Kaçamazdı. Kendi kaçamazdı
ama içindeki siyahtan sevdiği herkesi uzak tutabilirdi çünkü umut tükenmişti.
Çok sevdiği bir insan, onun bütün bu gerçeklikle yüzleşmesini sağlayan insan
öğretmişti ona yalnızlığın anlamını. Teorikte ondan, pratikte hayattan öğrenmişti. Öğrenme
tekrarla gerçekleşirdi ve o yalnızlığın anlamını öğrenecek kadar tekrara maruz kalmıştı.
Bazı insanlar, bazı kalpler yalnızlığa mahkûmdu çünkü yaşlanıp sonun sonsuzluğuna
ulaştıklarında geride sadece yazdıkları, çizdikleri, parmaklarıyla dokundukları notaları,
üzerinde bir ömür harcadıkları buluşları ya da romanları kalmalıydı. Onlar, şimdinin kalplerinde değil de yüzyıllar sonra sadece, masallarda, bir romanın ucu kıvrılmış
sayfasında yaşamalıydılar. İsimleri kendi soylarında anılacak olan insanlar ise istedikleri
şekilde, istedikleri şehirde, istedikleri evde, istedikleri biriyle sonun sonsuzluğuna kadar yaş
almayı hak ediyorlardı.
Artık kızmıyordu. Sadece kırgındı. Kırgınlığı bir kişiye, söylenmiş bir söze ya da bir
duruma değildi. Günlere, aylara, yıllara kırgındı. Hayatın ona bir gün değil, bir ay değil, bir
yıl değil de bir ömür borcu vardı.
O, yavaş yavaş herkesin zihninde kaybolmaya yüz tutmuş bir anıya dönüşecekti. Yol
nereye götürür bilmiyordu ama bildiği tek bir şey vardı ki unutulduğunda kilometrelerce
uzaklarda, belki de denizlerin, okyanusların ardında olacaktı. Tek çıkmayacaktı bu yola.
Öğrettiği, öğrettikleri yalnızlığı eşlik edecekti ona. Zamanı gelince…
Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyadan, rüyalardan uyanmıştı.
Bunca yıldır ilk defa dinmemişti Mayıs’ın yağmuru, sisi, fırtınası. Çiçekleri açmıştı
ama bitirmeye gücü yetmemişti kışı çünkü Mayıs ağlıyordu.
Uzak Doğu kültürlerinde asırlardır anlatılan yaygın bir inanış vardır. Birbirine kaderle
bağlı iki insan, görünmez kırmızı bir iple birbirine bağlanır. İpi göremezsin ama yaşadıkçahissedersin. Bu ip zaman zaman esner, kördüğüm olur ama hiçbir zaman kopmaz; hayat o
bağı hep korur çünkü bu inanca göre kaderden kaçılmaz. İnce, görünmez, kırmızı bir ip… Bu
bağ ne zamana ne de mekâna bağlıdır çünkü gerçek bağlar görünmez; sadece hissedilir.
Belki başka bir dünyada…
Altı, iki, dört, dokuz…
Sonsuz…
Saygı ve çokça sevgiyle…
Nokta…
Kübra Fatma Demir
Görsel yazarın kendisi tarafından yapay zekâ ile oluşturulmuştur.