Yepyeni Normal: Büyümek

''İyilerin kazanması diye bir ihtimal yoktu, şansın yaver giderse kral olsan bile mutlaka hayatın senin için hazırladığı özel bir sopası vardı. ''

(Bu yazının okunması yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)

“Ağlamak güçsüzlerin işidir.” dedi, sonra elindeki kitabı kapatıp yüzüme baktı. Yaşımın verdiği hormonal yetkiye dayanarak sert çıktım: “Sen ne bilirsin ki, senin hiçbir şey hissettiğin oldu mu bu hayatta? Sen hayatında hiç benim sevdiğim gibi sevdin mi insanları, hayatı, yeryüzünü, gökyüzünü, gökyüzündeki beyaza kaçan maviliği? Çok sevdiğinden kırıldın mı onlara, kalbin ağır geldi mi hiç bedenine senin? Taşıyamaz olup hiç çöktün mü büsbütün? Sen ne bilirsin ki ağlamayı, ne zannedersin güçsüz hissetmeyi?” Kendimi sesli şekilde duymak, kalbimin vücuduma yaptığı baskıyı iyice arttırmış olmalıydı ki daha çok ağlamak istedim, acı göğsümün ortasında bir yerleri şile bezini saniyesinde yırtan iki adet el gibi paramparça ediyordu sanki. Odaklanırsam yırtılma sesini de işitebileceğim bir iç kalabalığımın olduğu düşündüm. İçeriyi ve dışarıyı ayırt etmek bu acıyla birlikte artık çok daha zordu. Artık yaşımın, hormonlarımın, TV şovlarındaki ergenlik dönemi hakkında atıp tutan sahte psikologların da yetkisi kalmamıştı hayatımın üstünde. Bu başka bir şeydi; çaresizce bir şeyleri tanımak, öğrenmek ve karşı koyamayacağım şekilde büyümekti. 

Karşımdaki insan “ben senin geçtiğin o yollardan çoktan geçtim” edasıyla ve küçümseyen bakışlarla etrafına bakınırken ben gözlerime yarım kilo limon sıkılmış gibi ağlıyordum. Hayatımda ilk defa bu kadar canım yanmıştı, bu belki de yaşamış olduğum en kötü andı. Artık geriye dönemezdim. Bir çocuk gibi fırlatacağım oyuncaklar bile benimle birlikte büyümüş ve eskimişlerdi. Olduğum yerde, sinirden masaj aleti gibi titreyen bacaklarım bir an olsun abarttığımı düşündürse de hayır, bu an, hiç unutmayacağım bir andı. Flashback şekilde, hatırladığım ilk anılarımdan şu ana kadar her şeyi anımsıyor, gözden geçiriyor ve kendime biraz acıyordum. Bir haltı anlamadığını düşündüğüm ama her nedense yaşına hürmet ettiğim için başımı sallayarak onayladığım kişinin hala homurdanarak uzattığı su bardağını zangır zangır titreyerek elime aldım. Biraz olsun içimdeki kalabalığı serinletip, gözüme sıktığım mecazi limon suyunu silmiştim. “Biraz yürümek istiyorum.” diyerek ayrıldım. Yaşım, hormonlarım, hayatta karşına daha neler çıkacaklarım, arka arkaya hızlı şekilde koyunca büyüme videosuna dönüşen çocukluk fotoğraflarım benimle birlikte merdivenden kayar gibi hızlı şekilde iniyordu. Ne kadar hızlı ve ne kadar sesli inersem, o kadar hoşuma gidiyordu. Büyümek ya da ergenlik, bir çocuğun dinlediği tüm masallara, beklediği tüm iyi olasılıklara “Hadisene oradan sen!” demesiydi. Gerçek hayatta prenses ve prens aldıkları asgari ücretle kirayı, evin giderlerini, vergi borçlarını ödemek için zor karşılıyor üstüne evlenirken çektikleri kredi borçlarını ödeyemediklerini düşünmekten geceleri uykusuz kalıyorlardı. İyilerin kazanması diye bir ihtimal yoktu, şansın yaver giderse kral olsan bile mutlaka hayatın senin için hazırladığı özel bir sopası vardı.  

“Hayatı böyle beklemiyordum”un verdiği kırgınlıkla hıphızlı indiğim basamaklar, nereye gideceğimi bilmeden koşar ayak attığım adımlar; ağlamamayı güçlü olmak zanneden otuz beşli yaşlardan, büyüdükçe alışılan ve uyum sağlanan garipliklerden, yaşamak için mi yaşıyorum yoksa sadece bugünü mü atlatıyorum diyen mücadeleci tempolardan kaçmamı sağlıyordu. Mesele ergenlerin huysuzluğu ve anlaşılmayan hormonları değildi; mesele, insanların bir zamanlar reddedeceği, karşı çıkacağı haksızlıklara zamanla uyum sağlaması ve onlara ortak olması, bunu tanımlamak için de türlü yollara başvurup bununla da avunarak boy göstermesiydi. Anlaşılmayan bir şey varsa o da bu gariplikti: Önceden tasarlanmış, hayatın ölçüsüz kötülüğüne göre biçim biçim ölçü aldırılmış yapay bir yetişkin uysallığıydı. Oysa bir ergenin bütün çabası ise ergenlikten sonra başlaması gereken bu “yepyeni normale” hayır demekti ve bu davranışın özünde doğallık vardı. Hayat mitolojik bir kahraman ejderha gibi sürekli ateş saçıp duracak ise; benim hormonal, aşırı, duygusal davranışlarım “Ben kimim?” değil, “Siz kimsiniz?” diye soran direnişim demek; hayat denen sürecin içinde “Müsait bir yerde inebilir miyim?” demek anlamına geliyordu. Normal olan bendim fakat büyükler, çoktan inanmışlardı kendilerini avutmak için yazdıkları kötü sonlu masallara. Evet, bu kesinlikle şu ana kadar yaşadığım en kötü andı, çünkü artık bir şeyleri fark etmiştim. İçimdeki pembe-mor kelebekler, hayatın sisli tarafından uzanan iki el tarafından yırtılmıştı ve içimde çocukluktan kalma bu kelebekler için yeni mezarlar oluşmuştu. Artık, büyüyordum. Sevmediğim ama saygı duymak zorunda olduğum hayatın bu sürecinde iç kalabalığımın sesini güzel bir ezgiye dönüştürmeyi başardığım tek şeyi yaptım; kulaklarımı taktım ve bir şekilde yaşamaya devam ettim. “Bir derdim var artık, tutamam içimde. Gitsem nereye kadar? Kalsam neye yarar? Hiç anlatamadım. Hiç anlamadılar.”

Yazar: Sıla Arslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.