SINIR İHLALİ

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)

    Bir dokunuşla başlar her şey. İnsan olduğu yerden ayrılır, gözleri uzağın da uzağını arar. Bilmez nereden geldiğini bu derin acının. Bacakları sağlamdır, ama ayakta durmaya gücü yoktur. Gözleri en uzakları arayabilecek kadar iyi görüyordur ama kapanan göz kapaklarına karşı koyamıyordur. Taşıdığı beden tüm zıtlıkları barındırsa da yaşadığı acıya karşılık bir mutluluğu, rahatlığı yoktur. Tersini hissedemediği tek şeydir acı. Bir anda gelir ama bir anda gitmez. Şimdi ne yapmalı, ne söylemeli? Gözleri takılıp kalır en uzakta. Ayakları “şimdi”ye bassa da aklı geçmişindedir. Acı olan ne varsa “tecrübe” diye isimlendirip yığmıştır geçmişe. Bir tecrübeden kazandığını alır sadece yanına ama henüz öğrenmediği bir şey var. O yığınları acı yapan şey hatırlanmaktır. Nerede bırakırsa bıraksın, beklemediği bir zamanda hiç gitmemiş gibi gelir acı ve hiç gitmeyecekmiş gibi yer eder insanda. 

    Zaaf der içinde bir yerlere sakladığı en değerli yanına. Kimseler bilmesin, görmesin ister. Kimsenin ihlal edemeyeceğine inandığı bir sınır çizer ona, kendinden bile korur gerekirse. Fakat beklediği gibi olmaz. Çünkü yaşanan gerçeklikte herkes birbirinin sınırını ihlal eder. İnsan olmanın getirdiği kaçınılmaz bir sonuçtur bu. Yargısı, adaleti yoktur bu sınır ihlalinin çünkü ne sınır görünürdedir ne de sınırın ardında saklı olan değerli parça. Kasıtlı da yapılmaz üstelik bu ihlal. Saldırı değildir bir kere, kendi sınırlarını korumak uğruna yapılmış bir şeydir. Fakat fail bilmez kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen bu masum eylemin bir başkası için tehlike olduğunu. Anlaşmazlık böyle ortaya çıkar. İki taraf da baktığı yerden haklıdır ve durdukları yerde vicdanları öyle rahattır ki biraz kımıldamayı bile göze almazlar. Fakat bu anlaşmazlıktan doğar en güzel dostluk çünkü bir insanı en iyi acılarından tanırsınız. Acımadığınız kimse dostunuz değildir.  

    Bir temasla başlar her şey. Belki işitilen bir söz, belki altında kaldığı bir bakış… Kimi zaman beklenen bir histir acı. Beklendiği takdirde gelen her şey gibi acı hissi de tanıdıklık uyandırır insanda. Sokakta karşılaşılan eski bir dost gibi, bir zamanlar severek takılan kolyeyi bir gün yeniden kendine yakıştırmak gibi… Tanıdıklığın sağladığı güven vardır beklenen acıda. Umulmadık rastlantıların ürünü olan burukluk ise bir hesaplaşmayı gerektirir. Atılmayan bütün fazlalıkların gözden geçirilmesini gerektirir. Yılların biriktirdiği tecrübelerin ne anlama geldiği sorgulanır. Acı anlaşılmayı bekler. Ve en nihayetinde insan affetmeyi öğrenir. Hiç gitmeyecekmiş gibi duran acılar, en korunaklı sınırların ardında saklanan zaafların bir yansımasıdır. İnsan affetikçe sınırları kalkar, zaaflarını görünür kılmaya başlar. Zaaflarını görünür kılan insan kendini açar anlamaya ve anlaşılmaya. Her ne kadar saklasak da bir ötekinden bu en değerli yanımızı, nafile. Zaten bizi bir ötekinin karşısına çıkaran da o yanımızdır. Ömürlük özenle koruduğumuz kıymetli bir parça olmakla birlikte zaaflarımız, bakmayı bilen gözler için yeterince açıktadır. 

    Ne olduysa bir dokunuştan, bir temastan sonra oldu; insan hiç bilmediği uzakları düşledi. Mesafeler göze alınsa da en uzak bile cazip değildi artık çünkü insan yakınları affetmeyi öğrendi. Uzaklar aynıydı. İnsan değişti.

  Yazar: Neslişah KAHRAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.