Hicran

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)

Yirmilerinde bir genç kadın. Uçuk benizli, seyrek kirpikli. Daha şimdiden üç derin çizgi var alnında. Bir bankın sol köşesinde oturuyor tek başına. Kaşları çatık, gözleri buğulu. Omuzları içe dönük, başını da öne eğdi şimdi. Bedenini gittikçe daha da küçültmek, kapladığı yeri azaltmak istiyor sanki, dizlerini de birbirine yapıştırıp kendine doğru çekti. Ne zamandır burada, onlarca insanla birlikte. Gözlerini yerden kaldırıp uzaklara bakmadı hiç, bakışları bir başkasına değecek korkusuyla. Çantasını karıştırmaya başladı birden. Bir sürü kitap çıkardı önce, sonra koyu renkli kağıtlar. Aradığını bulamadı anlaşılan. Telaşlı elleriyle kumral saçlarını karıştırmaya başladı. Nihayet buldu yitirdiğini, kalın kaşları heyecanla yukarı kalktığında anladım. Gerisin geri yerleştirdi hepsini. Yalnız bordo renkli bir zarf kaldı dizlerinin üzerinde. Titrek, uzun parmakları usulca açtı zarfı. İçinden çıkardığı kağıda bakarken göz bebekleri kocaman oluverdi. Büyük dudakları gerilip sıkı sıkıya birbirine yapıştı. Göğe kaldırdı başını, derin derin nefes aldı. Ellerini boynuna götürdü, gömleğinin yakasını yırtmak istercesine çekiştiriyordu. Birkaç düğmeyi çözmeyi başardı sonunda, kırmızıya çalan gerdanı daha da belirgindi artık. Göğsü hızla inip kalkmaya devam ediyordu, yavaş yavaş soluğunu eski ritmine döndürmeyi başardı. Bankın üzerine bıraktığı zarfın yanından arkasına bir kez bile dönüp bakmadan kararlı adımlarla ayrıldı. Kuvvetli bir rüzgar başlamıştı, paltomun yakalarını boynuma siper etmek istercesine yukarı kaldırdım. Gözlerim hala bordo zarfın üzerindeydi. Rüzgara yenik düştü ve savrulmaya başladı. Önce epey uzaklaştı benden ancak etrafındaki sarı yapraklarla birlikte döne döne en sonunda ayakkabımın dibine kadar geldi. O gelmeseydi ben gidecektim. Sahi, niye kandırıyorum ki kendimi? Etrafımı tedirgin gözlerle kolaçan ettikten sonra yavaşça eğilip avuçlarıma sıkıştırdım zarfı. Doğrulduğumda içimde oluşan tereddütlere rağmen okumaya başlamıştım bile:

‘’ Yokluğunla baş etmeye çalışırken senin izlerini aradım her yerde. Ufak da olsa bir şey bulmak istedim tutunmak için. Sayfalar çevirdim, kitaplar okudum, kelimelere dokundum. Ansızın çalmaya başlayan o şarkıda nemlendi gözlerim. Onlarca hatıra arasında seni ararken birden tek bir kelime çarptı yüzüme. Zihnimdeki tüm taşlar yerine oturdu sanki. Vazgeçtim. Senin tarafından görülmeye çalışmaktan, anlaşılmak için uğraşmaktan, konuşmaktan… 

Bunca yıl aynı dili bile konuşmamışız seninle, peki nasıl anlaşmışız? Anlaşan biz değilmişiz zaten arzularımızmış. Ruhlarımızı birleştirmeyi başaramadan bedenlerimizi kavuşturmak niyetindeymişiz hep. Sevgim belki ruhlarımız arasındaki bağı güçlendirir sanmıştım. Yine ve belki de bininci kez yanılmışım. Yalnız sevmek yetmiyormuş ya da benim sevgimdi yetmeyen. Sevgi iyileştirir sanmıştım, belki de seni iyileştirecek olan benim sevgim değildi.

Her seferinde ruhlarımızı eşleştirmeye çalışmaktan yoruldum. Uzun uzun düşündüm, çokça gözyaşı döktüm, sayfalarca yazdım. Denk olamayışımızı anlamlandırmaya çalıştım. İki coşkun nehir misali, başka yönlere büyük bir aşkla akmayı seçmişiz. Yatağımız aynı belki ancak rotamız farklı, kabullendim. Kızdım sonra kendime, hala senin gözlerine hitap etmeye çalıştığım için. Ne yapayım ben de böyleydim işte. Bana uzattığın o sıcacık ellerinin ve yeşermişçesine güzel gözlerindeki şefkatli bakışlarının müptelası olmuştum.

Özür diledim bugün. ‘Seni anlatabilmek seni…’ dizeleriyle başlayan o şiirden, Ahmed Arif’ten, kitaplardan, bestelerden…

Sana armağan ettiğim ne varsa, hepsinden sana armağan ettiğim için özür diledim. Onlarla beraber avuçlarına kalbimi bırakmıştım oysa. Sen yalnızca gülüp bir kenara bıraktın değerlilerimi.O kadardı işte senin için, beş dakika. Biliyordum böyle olacağını ama yenilmiştim. Gözlerine.

Sonra ansızın bir şey oldu. Ne olduğunu kimse bilmiyor, ben dahil. Şimdi birbirimizden sahiden çok uzaktayız. Şimdi tek hissettiğim soğuk. Artık ellerimi uzattığımda sana dokunamayacağımı çok iyi biliyorum. 

Ne vazgeçmek kolay olacak ne de boşluğuna alışmaya çalışmak. Şimdi yine dört duvarın arasında sıkışmış hissediyorum. Kabuğuma geri döndüm, sözlerinin sertliği bir tokat gibi yüzüme çarpıp beni gördüğüm o tatlı rüyadan uyandırdı. Yol uzun bu kez, ama en azından benim yolum. Yolu sahiplenirsem sonunun iyi olacağına inandım. Çok düştüm, çok kez denedim kalkmayı. Ama bir kere daha denemek için gidiyorum.

Daha iyi yenilmek için.’’

Ağır bir şekilde yutkundum. O böyleydi işte. Cesurdu. Benim gibi olmamıştı hiç. Korkularımın pençesinden kurtulup yanına bile gidememiştim ben. Öylesine acizdim ki, onu yalnızca uzaktan seyredebildim.Tıpkı bir yabancıymış gibi, tıpkı bir yabancıymışım gibi. 

İşte, sonunda yapayalnızdım.Yapamadım, ona son bir “Hoşça kal” bile diyemedim. Bu kez gerçekten gitti, ışıklarımı da söndürüp gitti. Karanlığımla baş başayım şimdi, zifiri karanlığımla…

Yazar: Aleyna Korkmazyürek

Görsel Kaynak: https://pratikdilogren.com/tatyananin-onegine-mektubu/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.