TOPLUMSAL YAS ve KOLEKTİF BELLEK
“Kan ve Barut İçinden Dirençle Gel”[1]
“Kreon: Biri savunuyordu yurdu, öbürü yakıp yıkmaya geldi.
Antigone: Ölüm eşit kılar onları, törelerinde ayrım gözetmez.
Kreon: Aynı şerefe hak kazanmaz kötü ile iyi.
Antigone: Ölüler ülkesinde yasa bakarsın değişiktir.”
(Sophocles – Antigone)
Sophocles, Antigone’de taht kavgası uğruna iki kardeşin birbirini öldürüşünü anlatır. Kral Oidipous’un gidişinin ardından oğulları Eteokles ve Polyneikes ülkeyi ‘sırayla’ yöneteceklerdir. Bir kere tahta oturan Eteokles kardeşine iktidarı devretmeyi reddeder. Bunun üzerine Polyneikes, Argoslularla anlaşarak Eteokles’e savaş açar. Savaş iki kardeşin de ölümüyle sonlanır. Argos ordusunun çekilmesiyle başa Kreon geçer. Kreon Eteokles’i kahraman ilan edip yasının tutulabilmesi için gerekli bütün ritüelleri yerine getirerek onu gömer. Polyneikes’i ise vatan haini ilan ederek onun arkasından yas tutulmasını yasaklar ve cesedini açıkta bırakır. Gelgelelim kızkardeş Antigone, bu yasağa karşı çıkar ve ağabeyi Polyneikes’in cesedini gömer. Sophocles, anlatısında Antigone’nin bütün bunları ölümü göze alarak yaptığını söyler. Ne var ki öyle de olur ve Antigone ölüme mahkûm edilir. Fakat mesele böylece kapanmaz. Bir ölüyü gömmeyi yasaklamanın, hem dini –çünkü o zaman da ölenin ruhunun geri dönmemek üzere Hades’e gitmesi için belirli ritüellerle gömülmesi gerekirdi- hem de ahlaki normları çiğnemenin sonucu felakettir. Hakeza Kreon’un oğlu- aynı zamanda Antigone’nin nişanlısıdır- ve karısı yaşanılan travmaya yenik düşerek intihar eder. Kreon ise çaresizce ölümü bekleyecektir.
Sophocles bu tragedyasında, ‘toplumsal kutsal’ ve devlet arasındaki uyum sorununa dikkat çeker. Burada toplumsal kutsal ile anlatmak istediğim kolektif bir bilinçle sahip olduğumuz her türlü (dini, örfi) gelenektir. Ölüyü gömmek, arkasından yas tutmak toplumun kutsalıdır. Kreon yani devlet yas tutulmaya değer olmayanın cesedini açıkta bırakarak ‘yas tutulmaya değer olan’a – neredeyse parmakla göstererek – işaret edendir. Antigone ise toplumsal travmada kamusal yasın önemini ve kamusal yas yasağına direnişi temsil eder.
Eğer yaşanılan travmatik olayların bir faili varsa orada mutlaka bir ‘öteki’ vardır. Failin ve ötekinin olduğu yerde de muhakkak ‘öldüren ve öldürülen’ . Yaşanan olay ilk önce toplumun tamamına mal olur. Sonra, ait olma hissi, toplumu, öldüren ve öldürülen tarafındaki yerine geçmeye zorlar. Herkes safına çekildiğinde yaşananlar sadece ‘öteki’nin sorunu olarak kalır.
Fail ve erkânı yaşananları görmezden gelme, duymamış gibi yapma, hikâyeyi iyileştirme, olay hakkında konuşmama eğilimindedir. Karşı tarafı mübalağa ile suçlar. Oysa mağdur, tanıklarla acısını paylaşmayı; anlaşılmayı ve saygı görmeyi bekler. Unutmama, direnme ve harekete geçme eğilimindedir.
Mağdur, yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlarsa yas nihai sonucuna ulaşır fakat dünya üzerindeki ‘Kreonların’ dayattığı yas yasakları hiç bitmeyen bir melankoli ve toplumsal bir patoloji doğurur. Travmanın üzerinden ne kadar zaman ve olay geçerse geçsin, kitlesel travmaya uğramış toplulukların tutum ve davranışlarında, örf ve adetlerinde travmanın örtük izleri saklıdır. Sürekli uyarılarak travmaya maruz kalmış topluluklarda bu patoloji giderek artar ve kuşaklar boyu sonu gelmeyecek bir yas sürecine girilir.
Toplumun yasının hiyerarşiye sokulması yalnız ‘ötekilere’ değil, toplumun sosyal mekanizmasına da zarar verir. Bir sorun daha vardır: ‘bizim hikâyemiz – sizin hikâyeniz’.
Yas yasakları yüzünden, yaşanılan travmatik olayın korku ve dehşet veren sahneleri kolektif bellekte yer almaz. Yani kolektif bellekte neyin olup neyin olmayacağını ‘Kreonlar’, oteriteler belirler. Kamusal yas ulusal kimliği inşa eder. Travmaları kolektif hafızadan dışlanan ve yaslarını kamusal alanda yaşaması ayıplanan topluluklar içlerine kapanırlar. O halde toplum farklı topluluklara bölünür. Bir yanda yalıtılmış hafızalarıyla travmatik anılar üzerine hikâyesini yazan, diğer yanda ‘yanlı’ toplumsal hafıza üzerine kurulmuş topluluklar. Vatandaşların aynı şeyleri yaşayıp kolektif bir öykü oluşturamaması hassasiyetlerinin farklılaşmasına dolayısıyla da toplumun bölünmesine, ‘iki ayrı evrenden gelmişlik’ hissine neden olur.
Günümüzde öteki olmak için azınlık olmak, travmatize edilmek için öteki olmak gerekmiyor. Artık her birimiz bir çok farklı kombinasyonda diğerimizin ‘ötekisi’yiz. Doğar doğmaz; cinsiyetimiz, dinimiz, etnik kökenimiz bizi travmatize etmeye yetiyor. Bizimki kronik travma.
Literatür, toplumsal travmalardan en çok etkilenenlerin zarar görenler, tanıklar, aile yakınları, arkadaşlar, sağlık ve kurtarma ekipleri olduğunu söyler. Ama bu kez durum farklıydı. ANKARA! Bu kez barutun ve kanın kokusunu daha yakından alabiliyorduk. Bu kez ölmek için sınırda, madende ya da bilinen bir fay hattının üzerinde olmamıza gerek yoktu. Bu kez hepimiz vurulduk, bu kez yas hepimizindi. Herodot’un bir hikâyesi kendisi hiç yara almamasına rağmen silah arkadaşının ölümüne tanıklık ettikten sonra kör olan bir askeri anlatır. Bu kez hiç birimizin unutturmaya niyeti yok!
Her yazımda çeşitli alanlarda tavsiyelere yer vereceğim.
Hürriyet ve barış için: ‘Lili Marlen Türküsü’
‘Dost ağlar karanfilim. Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz’

YAZAR: Elif Gül Şahin
[1] Adnan YÜCEL. Gurbetçinin Türküsü
Atilla İLHAN. Lili Marlen Türküsü
TPÖÇG Blog Yazarı | İstanbul Medipol Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi