Sigmund Freud Üzerinden Salvador Dali’ye Bir Bakış

Salvador Dali 20. yüzyılın başlarında İspanya’nın kuzeyinde 6 yaşında menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 yıl sonraya dünyaya gelmişti. Bundan daha sonra şöyle bahsedecekti: “Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu… Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.”

Bu ifadeler o günlere yakın bir zamanda Freud’un inşa ettiği ödipal dönem karmaşasına açıkça işaret ediyor. Dali’nin ölen kardeşinin gölgesi altında filizlenen çocukluğunun ona kazandırdığı despot kimlik ve ortaya koymaya çalıştığı benliğini sarsan histerik krizler bu çıkarımı destekliyor. Kaldı ki bu çocukluk çıkmazı ileride öncüsü olacağı sürrealizm akımına bilinçdışı bir unsur olarak güçlü bir malzeme sağlayacaktı. Bu esnada Freud’dan manevi babası olarak bahsedecek ve psikanalitik kuram onun sanatçı kimliğini kurmasında önemli bir rol oynayacaktı.

Erich Fromm’un “Delilik, normalde anladığımız bir hastalık değil, insanın varoluş problemini çözme teşebbüsüdür.” sözü, aynası haline geldiği bir başka insanın ayak izlerini takip etmeye mahkum olarak varoluşsal bunalımına hırçın bir kavrayış kazandıran Dali için doğru bir ifadeydi. Erkek kardeşinin öldüğünü hayal ettiği yedi yaşına geldiğinde çekirgelere karşı fobik bir tepki geliştirdi. Erkek kardeşinin iç dünyasındaki varlığını çok korktuğu çekirge ile simgeleştirmiştir ve ileriki yıllarda bu figür resimlerinde sıkça yer alır. Annesinin yastan kurtulma fantezisinin sonucu olarak da “Bana Salvador (kurtarıcı) adını verdiler ve ben adımın belirttiği gibi resmi soyut sanatın ölümcül tehdidinden, akademik sürrealizmden, dadaizmden ve her türlü anarşizmden kurtarmak için seçilmiştim.” diyerek bu arzuyu nasıl yüceleştirdiğini ve resim sanatını kurtarmaya yazgılı olduğuna nasıl obsesif bir inanç olarak baktığını görebiliriz. Otobiyografik kitabında çocukluk anılarını hatalı ve gerçek çocukluk anıları olarak iki bölümde anlatır. Taklit olanın daha gerçek, daha parlak gözüktüğünden bahseder; sanki bilinçdışı fantezilerin kişinin yaşamını yönlendirmedeki gücünün farkındadır.

“Yaratıcılık, bastırma düzeneğinde bir esneklik sonucunda  ortaya çıkan iç dünyaya ait oluşumları evrensele dönüştürme sürecidir.” Bu ifadeden hareketle Dali’nin kardeşini kaybetmesinin bilinç dışını alevlendirdiğini ve bu sayede sürreal işlerindeki yaratıcılığının etkilendiğini söyleyebiliriz. Ölümle ilişkilendirdiği cinselliğin, bilinçdışında ağabeyinin ölümü ve kendisinin doğumuna neden olan cinsel ilişkiyle bağlantılı gördüğü için, yapıtlarında bir rüya kıvamı ile zaman ve mekan kavramlarından kopuk bir şekilde seyirciye sunulması da olup bitenin bir parçasıdır. Daha sonra “iyi anne imgesine” yansıtacağı büyük aşkı Gala ile tanıştığı dönemlerde yaptığı “Enigma of Desire*” adlı yapıtında, Dali Katalanca’da “arzu” anlamına geldiğinden “Enigma** of Dali” de diyebiliriz. Bir başka eserinde ise “bazen annemin portresine tükürmekten haz alırım” yazar. Annesinin ölümüne karşı duyduğu nefreti gözler önüne sererken babasına karşı olan kastrasyon korkusunu “Enigma of William Tell” adlı işinde yansıtır.

“Her gün uyandığımda keskin bir haz duyuyorum. Salvador Dali olmanın hazzı ve vecd içinde kendime soruyorum: bu Salvador Dali bugün hangi harika şeyleri başaracak?” diyerek kurduğu büyük mastürbatör hükümdarlığı iç dünyasında yıkık dökük bir çocukluk travmasını barındırıyordu. Özetle Dali psikanalizin sanata olan etkisinin en büyük öncüsü ve postmodern bir dünya anlayışının temel taşlarından oluşunu tek bir şekilde ifade ediyordu. “Üstün yapıtlar yaratmaya mı yazgılıyım, yoksa değil miyim? Evet, evet, evet, evet, tekrar evet!”

(eng. *Desire: Arzu)

(eng. **Enigma: Gizem)

*Görsel: Salvador Dali’den Sigmund Freud Portresi

YAZAR: Ahmet BİNGÜL

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir