SANDIKTAN 7: Şizofreni ve Capgras Sanrısı

“Sonunda ait olduğum yerdeydim. İçimde hiç bitmeyecek bir tutkuyla burada olmayı düşledim ve sonunda buraya vardım. Şimdi asıl yapmam gereken ise ayağıma bağlı tüm taşları bir kenara bırakıp kanatlanmaktı. Beni buraya yasaklayanlardı benim hayatımı tamamıyla engelleyen de.” diyerek az sonra olacakların hayalini kuruyordum, huzuru hissediyordum. Arkamı döndüğümde ise onun orada ağladığını gördüm. Yine burada olduğum ve özgürlüğüme kavuşacağımı bildiği için onu bırakmamam niyetiyle ağlıyordu. Bana “Oğuz, gel buraya lütfen, aşağı inelim.” diye yalvarıyor ve durmaksızın ağlıyordu. Ona kızamıyordum fakat bana zarar veren hep o olmuştu. Nereye gitmek istesem beni alıkoymuştu. Bana hiç bir zaman inanmamıştı. Anılarım hep yalandı onun için. Bilmiyordu ama bir gün onun da bu hikayeleri yaşayacağını. Çünkü az sonra benimle beraber kanatlanacak arkadaşım gelecek ve annem de onu görecekti. Gerçi anne demem ne kadar doğruydu ki ona? Beni, bana zarar vermek için doğurmuştu. Onun için ben bir kobaydım. Beni aklındaki her şeyi test etmek için doğurmuştu. “Git buradan, burası benim özel alanım.” diyerek kovdum onu. Yağmur çiseliyor ve onun yüzünden ıslandığımı hissediyordum. O, ısrarla bana düşmanlığını pekiştirmek için bekliyordu. Ben böyle bir düşmanı nasıl edinmiştim? Beni istediği zaman yok sayıyor, istediği zaman ise benden yeni bir ben yaratıyordu sanki. Fakat bir anda yüzümde gülücükler açmıştı. Onu görmüştüm, beni gerçekten seven ve bana düşmanlığı dokunmayan onu. “Ahh gelmişsin hiç duymadım, ne ara geldin?” diyerek onu karşıladım. “Görüyorsun değil mi anne senin yüzünden onun geldiğini bile fark etmedim. Yanında o yaşlı adamı getirmemiş olman beni rahatlattı canım arkadaşım, nasıl olsa onun yüzünden yine hızlı hareket edemeyecektik. Çünkü ben bugün gerçek anlamda kanatlanmak istiyorum artık.” diyerek ona da isteklerimi beyan etmiştim. Ben onunla konuşurken annem sürekli lafıma giriyor, bizim aramızdaki tüm iletişimi kesmeye çalışıyordu. “Oğlum neye gülüyorsun, lütfen artık gel bu tarafa. Oğlum lütfen, orada kimse yok. Bakıp durma, orada kimse yok oğlum. Ben çok tedirginim Oğuz.” diyerek beni kandıracağını sanıyordu. Bu sefer bana engel olmasına izin veremezdim. Ona, onu istemediğimi söylemeliydim.  “Ben senin bu söylediklerini anlayamıyorum. Ben şu an sadece arkadaşımı dinlemek istiyorum. Aşağıda bekleyen onca insan çok çok fazla konuşuyor, kafamı karıştırıyorsunuz. Git, gidin artık”. Arkadaşım bu sözlerimi üstüne alınmıştı. “Hayır hayır, canım arkadaşım bunu sana söylemedim. Biliyorsunuz düşmanımız belli, ona söylüyorum. Hayır, hayır… anneme kızıyordum.” diyerek onu yanımda tutmaya çalıştım ama o benimle kanatlanmaya da anneme tahammül etmeye de pek niyetli değilmiş. Anneme çok öfkeliydim, cezalandırmalıydım bir şekilde. “Gördün mü gördün mü, gitti işte. Gördün mü? Senin yüzünden…” diyerek içimdeki tüm kızgınlığı ona bağırarak boşaltmalıydım. “Beni öldürebileceğini biliyordum, bunu hep istiyordun fakat ben buna izin vermeyeceğim. Sen olmadan yeni bir hayatın varlığı mümkün. Beni kendinden uzak tut. Sen tehlikelisin ve bana zarar veriyorsun.” dedikçe beni kandırmaya devam ediyordu. Bana bu hayatın gerçek olmadığını söylüyordu. Belki ben de farkındaydım, gerçeklerin ve onun yanı sıra kapının arkasındaki, satırların içindeki, suyun derinliklerinden gelen yalan seslerin. Fakat bunlara ihtiyacım vardı. Susturamadığım sesleri kendime dost bilmiştim. Dayanamadığım acıları onlarla paylaşıyordum belki de. Onların varlığını bazen istemiyor da olabilirdim ve bazı sesler de beni istemiyordu. Bana zarar veren sesler vardı ama ben onların hayatımın bütününde görüyordum. Annemi de bu oyunun içine dahil etmek istedim, onu kandırmak istedim kendim gibi. “Sana kimseyi anlatmadım ben anne değil mi? Onu sen de görüyordun, tanıyordun. Hep birlikteydik ya biz.” dediğimde bana inanacağını düşünmüştüm. “Ama anne senin görmediğin tek şey, benim acı çekiyor olmamdı. Şimdi ise merak etme, ikimizi de acıdan soyutlayacağım. Ayağımdaki şu ipleri çözebilirsem eğer, buradan kanatlanabilirim. Biliyorsun ya bunu yapabilirim. Bana önceden verilmiş güçlerin varlığını inkar edemeyiz. Ayaklarına bağlı olduğunu sandığı taşları kaldırıp atıyordu çatıdan aşağı. Kendinde hiç bir zaman göremediği bir cesareti şimdi tüm bedeninde, damarlarında, fikirlerinde dahi hissediyordu Oğuz. O taşları kaldırıp atması gerektiğine, kendini de uçabileceğine inandırdığı gibi, inanıyordu bu yaşadıklarının gerekçesi olarak. Annesi arkasında ağlıyor ve de bir şeylere inanmak istiyordu yalan ya da gerçek olmasına aldırmadan. Oğuz bedenini bir kuş tüyü hafifliğinde aşağıya bıraktı. Duymadığı sesler, duyduğunu sandığı sesler ile kesişiyordu şimdi. Hangisinden kurtulmuştu, gerçekten onun iyiliğini düşünen fakat onun düşman gördüğü annesinden mi yoksa onu hep koruduğunu sandığı sanrılarında yaşattığı hayali arkadaşından mı? 10. kattan düştüğü sert beton onun için uçarak indiği bir kır bahçesiydi nabzı yavaşlamaya başlarken.

YAZAR: Miray Özden KIRAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir