Sandıktan 3: Beden Dismorfik Bozukluğu

Suzan konuşmayı sonlandırmakta biraz zorlansa da ayağa kalktı sözünü bölercesine Elif’in. “Benim bugün ilk günüm malum.” diye döndü Elif’in yüzüne. “Başhekimin yanına gideceğim seninle de tanıştığıma memnun oldum konuşuruz yine bol bol.” dedi. Hemen çıktı mutfaktan. Yan bloğa geçti. Başhekimin odası oradaydı ve onun vereceği görevler için sabırsızlanıyordu Suzan. Çok heyecanlı bir kişiliğinin olmasına rağmen bilinçliliği ve soğukkanlılığı onun burada olmasını sağlıyordu. Başhekimin odasının kapısına yanaşmıştı. Ondan daha hızlı adımlarla odaya ilerleyen bir kız ve babası görünümündeki adam yanından geçti. Diyorum ya ondan daha hızlılardı ve ondan daha çabuk ulaştılar odaya da. Kapıyı çalıp çoktan girmişlerdi odaya. Telaşlıydılar ve bu Suzan’ın merakını kamçılayacak ilk olaydı. Birkaç dakika geçti geçmedi, Suzan kararsızdı odaya girmek konusunda. Onun işiydi bu ama ne önemi vardı odasında birilerinin olmasını başhekimin. Çaldı kapıyı, “Gir!” sesini işittikten sonra odanın içinde buldu kendini. “Gel hemşire.” dedi tok sesiyle başhekim, masasının yanındaki bir diğer sandalyeyi göstererek. Az önceki telaşlı kız bir sandalyede babası ise onun tam karşısındaki diğer sandalyedeydi. Kız, yüzünü saklayacak derecedeki büyük şapkası ve upuzun paltosuyla sanki hiç belirti vermeyen bir kişiyi andırıyordu. Söze ilk olarak babası girdi. “Kerim, sana güveniyorum kızımı sana emanet ediyorum. Onu eski haline getir. Ona, bana yardım et.” “Sakin olun, her şey normalleşecek.” diye yanıt verdi başhekim. “Ben çıkayım işlerim var hem, sizin konuşacaklarınınız vardır, bir şey lazım olursa beni ararsınız. Kızım sen de kendine iyi bak. Hep yanındayız unutma.” dedi babası vicdanın rahatlatırcasına. Aslında ne kadar yanında olup olmadığının kendi de farkında değildi babası. Aslında fiziksel olarak hiç de yanında değildi yıllardır. “Tamam baba, sen git.” dedi kız cılız sesinin o kocaman şapkanın altında iyice incelterek. Babası sarılmamıştı bile kızına odadan çıkmadan. Kerim derin bir nefes aldı “Selin, kızım biraz konuşalım istersin öyle değil mi?” diyerek şapkanın altından kızın gözlerini arıyordu. Suzan hiç ses çıkarmadan olup bitenleri izliyor ve olayları çözmeye çalışıyordu. “Konuşalım tabi.” dedi kızcağız. “Ama ilk önce şapkanın çıkarsan rahatlasan nasıl olur?” dedi başhekim. “Bu şapkayı çıkarırsam olmaz bu şapkayı çıkarırsam olmaz.” diye yineledi kız titreyerek. Sanki sinirden, soğuktan titrer gibi çok normal bir cümleyi söylerken tir tir titredi. “Çıkaramam çünkü burnum ve dudaklarım… Kimse görmemeli onları…” diye devam etti. “Olsun, sen çıkar ben gerekirse bakmam.”  Kız öyle tedirgin çıkardı ki şapkayı sonrasında kızın bir kriz geçireceğini hissediyordu Suzan. “Anlatmak ister misin neler oluyor Selincim?” diye devam etti başhekim.

“Anlatmayı çok isterim. Ama bunu anlatırken dilimden dökülen sözcükler bana ait olmayan dudaklardan çıkarak bu hava ile temas ediyor. Çok isterim ama aldığım nefes bile bana ait olmayan bir burun ile karşı karşıya geliyor. Öyle çok istedim ki Kerim amca bana ait olmayan bu ağzı söküp almayı. Kaç kere bıçak altına yattım kaç kere operasyon geçirdim ama yok, bana ait olamayacak kadar çirkin. Beni öyle mutsuz ediyor ki… Aynaya bakmaya utanıyorum. Kendimden iğreniyorum. Bu ben değilim biliyorum. Geçen gün…”  Kızın sesi kesildi bir an. Elleriyle ağzını ovuşturdu. Kuruyan diline çantasından çıkardığı su şişesindeki su ile rahatlatarak bir “Ah!” çekti ve devam etti konuşmaya tekrar. “Geçen gün diyordum. Doğum günü partimden önce hazırlık yapıyordum. Kendimde bakmaya bile utanıyorum evet ama mecburdum çünkü benden, ailemden başkaları da olacaktı partide. Kendimden iğrendim. Bir insan ancak bu kadar çirkin olabilirdi. Ben doğum günümde bir fotoğraf daha çekilmeye cesaret edemedim.  Dayanmıyorum artık aynaya bakmaya, kendi bedenime bu şekilde mecbur olmaya. Uzun zamandır dışarı çıkamıyorum, uzun zamandır arkadaşlarım ile vakit geçiremiyorum çünkü onların da bedenimdeki çirkinlikleri fark etmesinden endişe duyuyorum. Bütün gün evde aynalardan uzak durmaya çalışıyorum ama ne hikmetse yine kendimi tutamıyorum.” Cümlelerin sonunda nefes nefese kalmıştı kız. “Peki.” dedi başhekim; “Peki tam olarak rahatsızlık duyduğun bölgelerin neresi? Kime ait olduğunu düşünüyorsun ki?”

“Bu bedenin bana ait olmadığı kesin. Bu burnum bu dudaklarım bana ait değil. Bir şeytana ait, bedenimi gün geçtikçe ruhumdan uzaklaştıran bir şeytana. Yatıp kalkıp o şeytandan nefret ediyorum. Özgürlüğümü çalan bir şeytan o. En çok neremi diye sorarsan en çok bu burnumu ve alnımdan başlayan saç diplerimden nefret ediyorum.”

“Peki bunun çözümü nedir?”

“Bunun çözümünü estetik sanıyordum yanılmışım. Yaptırdım ama geçmedi. O şeytan beni bırakmadı. Eğer böyle giderse bedenimi ele geçiren bu şeytandan ancak onu öldürerek kurtarırım.”

“Burada aynaya bakmadan bizimle kalabilirsin değil mi? En azından bir iki ay. Zaten çok fazla dışarı çıkmıyorsun ailen de sürekli gelir seni görür. Belki bu şekilde o şeytandan uzaklaşır daha güzel bir bedene ait olursun…”

“Ailemden, evimden uzak olmam bedenim de uzak olmamı sağlayacaksa iyi olurum tabi Kerim Amca.”

Suzan kafasını pencereye hafifçe uzatınca Selin’in babasını ağzında sigara ile bankta kederle oturuşunu gördü.  Sonra tekrar başhekimle Selin’e döndü. Ağzının içinde Selin’e söyleyeceği o sözü toparladı ve “Burada kalırsan o bedenine ve ailenin kederine çöreklenen şeytandan da uzaklaşmış olacaksın yavaş yavaş. Hem bir katil olmayacaksın hem de kendini seveceksin bizimle beraber.” dedi.  

YAZAR: Miray Özden KIRAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir