Sahi Kimdin Sen?

 

KİMSENİN BAKMADIĞI ZAMANLARDA SEN KİMSİN?

Kendimizi bir toplumun üyesi haline getirip ardından o toplumun bireyi olarak tanıtmak ilk hangi insanoğlunun başından çıktı acaba. Bana kendini anlatsana biraz diyorum? Bilmem ne toplumun çalışanı, bilmem ne firmasının üst düzey yöneticisi veya üç beyazdan birini saymaya başlıyor; doktor, avukat, mühendis. Ee? Kendini anlatma fırsatını bulduğun her soruda bunları mı başa saracaksın. Bunları duymak için bu soruyu sormadım, sana bu soruyu sordum belki bana en sevdiğin şiirden, uyumadan önce dinlediğin ilk müzikten, okumayı sevdiğin yazardan, hayat mottondan bahsedersin diye. Ama sen hepimizin yaptığı gibi sıfatlarını sıralamaya başladın. Hepimiz bunu yapıyoruz değil mi? Kendimizi anlatacak cümleden mahrum bir şekilde bağlı olduğumuz topluluklarda ki sıfatlarımızı anlatıyoruz. Ne acı!

Keşke sıfatlarımızı kapının önünde bırakıp adım atabilsek eşikten öteye, öylesine kibirle benimsemiş kucaklamışız ki geçtiğimiz her kapıdan, gittiğimiz her yoldan, konuşmaya başladığımız her cümleden adeta püskürü veriyoruz. Öyle hale gelmişiz ki etiketlerimizle böbürleniyor, hiyerarşide bulunduğumuz tabakanın altında olanlara eğilip bakma tenezzülünde bile bulunmuyoruz, sahi doğru ya düşen burnumuzu yerden kim alır sonra. Boş olan yan koltuğumuzda, etiketini aşağı bulduğumuza yer yok. Ayırdık insanları alaylısıyla mekteplisine. Bir tarafta sıfatlarını kucaklayan koca yürekli mektepliler, bir tarafta yaşamın yükünü sırtlayan vasıfsız alaylılar. Çünkü diplomaydı değerli olan, çok bilmekti, paraydı, mevkiidi. Peki ya ardında gizlenmiş olan?

Üreten değil de tükettiği için gurur duyan sıfatını değil, o sıfatların ardına sığınmış korkak çocuğu görmek istiyorum.  Cehaletini okuyup da sorgulamaya aciz, kitaplarla kapatmaya çalışanları görmek istemiyorum. Bilgiydi onlar için en değerlisi. Onlar sanır ki bilgiyle alim olunur, alim olmakla büyük olunur. Sanırlar ki tüm bilgi kendilerinde, tüm doğrularını kanun kabul etmişçesine güvendikleri görüşleri vardı. Bakıyorum da ne mevkileriyle ne cübbeleriyle büyük olabildiler. Sandılar ki değerli gördükleri bilgiye sahip olmakla en büyük olabilecekler. Peki bilgi sandıkları kadar değerli miydi? Değerli olan neydi, bizler neye değerli diyoruz? Değeri olan ya da değeri yüksek olana değerli diyoruz. Bir şeyin değerini ne belirliyordu? Ulaşılmaz olandı değeri belirleyen, elmas değerlidir çünkü ulaşılması zordur bugün kimse istediği için gidip elmas alamaz. Bilgi ulaşılmaz mıydı? Bugün bir bilgiye ulaşmak istesek elimizi cebimize atmamız yeterli, istediğimiz tüm bilgiye bir arama motoru ile ulaşabilecek kadar yakınız. Cebimizde taşıdığımız bir bilgiden bahsediyoruz, dünyadaki en değersiz şeyden. Bilgi dünyadaki en değersiz şeydi ve bilgiyi değerli kılan, sıfatlarla süslediğimiz benliğimiz değildi. Öyle olsaydı bugün bütün bilgi sahibi insanları severdik ama öyle olmuyor tüm bilgi sahibi insanları sevemiyoruz. Bilgiyi değerli kılan sahip olduğu bilgiyi sindirmiş, içselleştirmiş, mütevazi, doğrusunu putlaştırmamış, sıfatlara bulanmamış kişidir. Peki sen bu kişi misin?

Sahi kimdin sen; sofrada sohbete ekmek bandıramayacak kadar hiç kimse miydin yoksa oturduğu yerden fikrini belirtemeyecek kadar aciz miydin? Sıfatları elinden alındığında çırılçıplak kalacak kadar bir hiçtin aslında sen. Hiçliğin bile bir varlığı vardı, sen ise varlığın yoksunuydun. Her sabah üstüne giydiğin sıfatları bulamadığın senle tanışmak istiyorum, geriye giyecek hiçbir şeyin kalmadığındaki çıplaklığınla konuşmak istiyorum.

Bugüne kadar kim olduğun, ne okuduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğinle ilgilenmiyorum. Diğer her şey bittiğinde, senin kim olduğunu bilmek istiyorum.

 

Yazar: Gizem Erdoğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir