Psikanalizm ve Sanat

 

Bu bir terapi yöntemi değildir!

Psikanalitik kuram kabaca bireylerin zihinsel süreçlerinin bilinç dışı unsurlarla bağlantısını ortaya çıkarmaya çalışan bir yöntem olarak açıklanabilir. Fantezilerin, düşlerin, çocukluk travmalarının ve bastırmaların üzerine yoğunlaşan bu teknik ortaya çıktığı günden bu yana insanlık tarihinde önemli etkiler bırakmıştır.

Varoluşundan bu yana insanlık, tarihin ağır adımlarını hızlandıran, buz tutmuş bedeninin tüm uzuvlarını çözen birçok keşfe tanık oldu. Bu keşiflerden bazıları ise diğerlerinden farklı olarak dünya seyrini değiştirdi. Bu seyir değişikliğini zayıf ve kritik arasındaki farkı ayırt ederek okumamız bize yardımcı olacaktır. Daha doğru bir ifadeyle yanlışlanabilir, eksiklenebilir ya da sorgulanabilir bir keşfin kritik olma vasfına sahip olması oldukça mümkündür. Freud’un kurduğu kuram ve bilinç dışı kavramı işte tam da böyle bir keşfi ifade eder.

Sigmund Freud, bu kuramı 20. yüzyılın başlarında ortaya atarken o güne dek dünya tarihinde metodolojik bir bilinç dışı tanımı yapılmamıştı. Antik çağdan sonra özellikle Descartes, Spinoza, Leibniz, Schopenhauer ve Nietzsche gibi düşünürler tarafından işaret edilen bilinç dışı, Freud’a kadar metafizik ve dinsel bağlantıları olan bir kavramdı. Freud ile birlikte klinik bir tanım kazanan bu ifade aynı zamanda seküler bir konuma erişmişti.

Descartes vasıtası ile yerleşen mekanik dünya görüşü birçok alanda ruhu çoklu bir düşünüş biçimi ile ele alıp bir sıçrama sürecine geçmemize engel oluyordu. Yeni yüzyılın başlangıcının tam anlamıyla böyle bir kuram ile duyurulması birçok alanda yeni bir bakış açısı kazandırmış ve postmodernizme geçişi hızlandırmıştı. Bir terapi yöntemi temelinde doğan ve ruhsal hastalıklar üzerinde etkileyici başarılar elde eden psikanaliz bir süre sonra sinema, resim ve edebiyat alanlarına sıçramıştı. Sinematografinin icadı, sürrealizm akımının başlangıcı, üst kurmaca tekniğinin güçlenmesi gibi sanat eylemleri bu kuram ile benzer zamanlara tekabül ediyordu.

Sinemanın ve psikanalitik düşüncenin gelişiminin aynı dönemde ortaya çıkması da bir tesadüf değildi. İnsanların zihinsel yapıları, kendilikleri içindeki çıkmazları, sosyal yaşamları ve imgeleme olan açlıklarının sinema tarafından iyi tüketilmesi bu ilişki için iyi bir örnekti. Sinema salonları atmosfer olarak karanlıktı ve bu sayede gerçekleşen soyutlanma hali bu kusursuz yanılsama sayesinde bize rüya deneyimini sunuyordu.

Avrupa Psikanalitik Film Festivali başlarken dönemin festival onursal başkanı Bernardo Bertolucci (Paris’te Son Tango (Last Tango in Paris 1972), Konformist (The Conformist 1970), 1900 (1900 1976), ve Örümceğin Stratejisi (The Spider Stratagem 1970) adlı filmlerin yönetmeni) psikanalitik kuram ilgili olarak ‘’Kameramda bir başka lens daha buldum” dedi. “Kodak değil, Zeiss değil ama Freud.” Devam eden süreçte ünlü yönetmenlerden Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick ve David Lynch gibi isimler rüya ve bilinçdışı kavramlarını işlerine taşımıştır. Yeni dönem psikanalistlerden Slavoj Žižek’e ait film eleştirileri de bu etkinin ortaya çıkmasında önem arz eder.

Resim alanında da işler benzer bir süreçte ilerliyordu. Yaratıcılığın kendiliğinden, bir devini edasıyla biliç dışına dayandığı edebi bir teknik olan otomatizm kavramından beslenen bir grup sanatçı sürrealizm akımını oluşturmuştu. Yazar Andre Breton’un tanımı ile bu sanat hareketi mantıksal denetimden uzak, estetik ve ahlaki kaygıdan muaf şeklinde açıklanmıştı. René Magritte’in ‘’Ceci n’est pas une pipe’’ ya da ‘’Bu bir pipo değildir’’ ve ‘’La Reproduction İnterdite’’ ya da ‘’Kopyalanmamış’’ adlı eserleri ile gerçeğin sorgulaması, Salvador Dali’nin ‘’Uyku’’ ve ‘’Belleğin Azmi’’ eserleri ile uyku haline, bilinçsizliğe ve rüya akışkanlığına atıfta bulunması ve Joan Miró, Max Ernst gibi diğer sürrealist ressamların bütün bu imgelere ve fantezilere bilinç kavramı üzerinden yaklaşması Freud sonrası değişen seyir sayesinde gerçek olmuştu. Bilinç dışı kavramı üzerinden psikanalitik kuramının etki ettiği bir diğer alan ise edebiyattı. Bilinç dışını yazıya aktarmanın en güçlü yolu bilinç akışı tekniğini kullanmaktan geçiyordu. Dil dışı imgesel bir örgüyü bir metinde anlatabilmek için bu tekniğe müdavim olmamak kaçınılmazdı. Bu teknik psikanalitik kuramın ilk dönemlerindeki serbest çağrışım ile benzerlik gösterir. Marcel Proust, James Joyce, Virginia Woolf ve Samuel Beckett bu tekniği dilde, sözcükte ve cümledeki yapıbozumları ile dağınık ve karmaşık bir halde zaman kavramından koparak kullanmıştı. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinç dışı kavramından etkilenen James Joyce’un Ulysses adlı eserini bu etkileşimin en önemli meyvelerinden biri olarak kabul etmekle birlikte bilincin 20. yüzyıl edebiyat anlayışını besleyen karanlık tarafının en iyi örneklerini eserlerinde büktüğü gerçeklik algısıyla adeta bir bilinç dışı haritası çıkaran Franz Kafka ile deneyimleyebiliriz.

Bütün bunların ışığında ulaşacağımız en doğru ifade halen tartışmalı bir terapi yöntemi olan psikanalizmin sanatın her dalına yeni baştan yön veren bir kimliğe sahip olduğudur. Amacı Freud’un ünlü sözü ile “nevrotik ıstırabı ortak mutsuzluğa” dönüştürmek olan terapötik bir tavrın, felsefenin yüzyıllardır müzakere ettiği ruh ve beden konusuna sistematik bir yorum getirmesi ve bireye gerçeklik kavramını sorgulatması üzerinden yeni bir yol çizmesi bir başarısızlık olarak kabul edilebilir mi? Magritte’in ünlü ifadesinin farklı bir yorumu ile “Bu bir terapi yöntemi değildir.” Bu çok daha fazlasıdır!

YAZAR: Ahmet BİNGÜL

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir