Karanlığın Aydınlığı

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Kendisine duyduğu güveni tek bir damla kalmayana dek tüketmiş, cebinde kalmış son umut kırıntılarıyla başı önünde; bir çocuğun ne yapacağını bilemeyişinin getirmiş olduğu çaresizlik duygusu ile nefes alan güzel yürekli bir adamın anlattığı küçük bir anlatıyı aktaracağım sizlere;

“Bizim evin önündeki çiçeklerin güzelliğini sana nasıl tarif etsem ki… Güzellikleri kadar, sanırım yapılarından ötürü sergiledikleri davranışları da bir o kadar garip. Gariplikleri biraz da kendimi anımsatıyor ya… Her neyse. Sabahları evden çıkıp okul yolunu tutmadan önce büyük bir hayranlıkla seyrederim her bir tanesini. Kendi içlerinde öyle bir havası var ki, rüzgarın hoyratlığına karşı dimdik duruşları karşısında saygıyla eğiliyorum onları her görüşümde. Her birinin rengi birbirinden başka ama oluşturdukları bütünlük karşısında sarf ettiğim kelimeler kifayetsiz kalır. Bir zarar gelmesin diye düşüne düşüne, kendimi telkin ede ede okula; ikinci yuvama ulaşıyorum. Dersler, arkadaşlarla koyu sohbetler, verilen ödevlere isyan… Aklımın bir köşesinde ise kapımın önünü cennete çeviren çiçekler, çiçeklerim. Büyük bir heyecanla evin yolunu tutuyorum. Evimin sokağına girdiğimde kalbim pır pır oluyor istemsizce. Aniden adımlarım geri geri gitmeye başladı. İçimde bir şeylerin çekildiğini hissediyorum; hafif bir karıncalanma ile gelen kısa bir panik havası kaplıyor benliğimi. Sabah tüm güzelliği ve sadeliğiyle beni karşılayan çiçeklerin boynu büyük, her biri kendi kabuğuna çekilmiş. Hiç açmamış gibi solmuşlardı. “Nasıl olur?” diye soruyorum kendi kendime. Bekliyorum, dinliyorum içimdeki beni. Yanıt yok. Hüznün böylesini de ilk defa tadıyorum. Ertesi gün, dünden kalan hayal kırıklığımla beraber uyanıyoruz.  Annemin hayır duaları ile uğurlanıyorum okul yoluna. Öyle başım önde, mahmur bir şekilde yürürken gözüm kapının önündeki toprak parçasına kayıyor. Gözlerim deyim yerindeyse fal taşı gibi açılıyor ve şahit olduğum manzaraya inanamıyorum doğrusu. Benim küçük cennetim tüm cazibesi, eşsiz renkleri ve biricikliğiyle karşımda! İçimdeki mutluluk dalgası, midemdeki kelebekler ile bir bütün oldu ve tüm benliğimi sarıverdi bir anda. “Tabiatın, insanlığa sunduğu bir lütuf bu” dedim içimden kendi kendime. Ne yapacağımı bilememenin telaşesi ile usulca sokulup daha yakından tanıklık etmek istedim bu ışıltılı direnişe.

Her akşam solar, her sabah hiç solmamışçasına açar bizim evin önündeki çiçekler. Okul yolumu güzelleştiren, bana ilham veren, renkleriyle adeta ahenk içinde coşan çiçeklerimin; güneşin doğuşuyla birlikte dimdik karşımda durmaları bana da umut oldu o günden sonra. Çaresizliğimi, acizliğimi bir kenara bırakıp, hayat karşısında dimdik durmam gerektiğini öğrettiler. O günden sonra her gece yeniden doğurdum kendimi kendimden; tek başıma.”

 İnsan; doğar, büyür, gelişir, değişir, dinginleşir ve son nefesini belki bir yatakta, belki bir sokak ortasında belki de kuytuda kalmış, en yakını tarafından bile unutulmuş bir hastane odasında verir. Her birimizin kendi içinde benzer noktalara fakat bambaşka yaşantılara sahip oluşumuz su götürmez bir gerçek. Bazı anlar gelir ki; ne yaptığımızı bilir ne de yapacaklarımız konusunda bir ön görü sahibi oluruz. Her şeye geç kalmış, geride kalmışlık hissinin getirdiği çaresizlik içinde gelecek kaygıları sarar dört bir yanımızı. Yapmış olduklarımız anlamsız, yapacaklarımız ise önemsiz gelir gözümüze. Ya birisinin bizi çekip çıkartmasını bekleyerek medet umar ya da bu durumun geçeceğini düşünerek avuturuz kendimizi kılımızı bile kıpırdatmadan. Peki ya sen? Çözüm, senin içinde; en derinlerinde, hatta ve hatta kendi karanlığında saklı olmasın?

İnsan evladı, karşılaştığı her sorunda genel olarak suçu başkasına yüklediği gibi çözümü de bir başkasının üreteceğini düşünür. Oldukça büyük bir yanılgıdır bu işin aslına bakıldığında. Evet, bir toplumun parçasıyız; evet, zaman akıp giderken karşımıza çıkmakta olan birtakım problemleri bir diğer bireyin desteğiyle çözebilir ve hayatımıza kaldığımız yerden devam edebiliriz. Fakat, bu sirkülasyon bir noktada tıkanıp kalacak. Hayat uzun bir maraton ve bu maratonda öyle sorunlar var ki; sorunun kendisi de çözümü de bireye ait. Bireyin, kendi iç hesaplaşmalarını yapmasının gerekli olduğu ve her şeyden sıyrılıp kendi dinginliğinde, kendini dinleyebilme yetisine sahip olup “Neden?” sorusunu hiç çekinmeden kendisine sorabilmeli. Sorgulamalı, sorununun ana sebeplerine hakim olmalı ve kendince -bir başkasına zarar vermeden- izleyeceği yolu çizmelidir. Bahsetmiş olduğum belki bazılarınıza göre ütopik durabilir; “hadi canım sende ya” dedirtebilir. Fakat nasıl nefes almak, yemek yemek, su içmek gibi temel ihtiyaçlarımız varsa; yukarıda belirtmiş olduğumu “kendini dinleyebilmek” eylemi de farkında olmasak da her birimizin temel ihtiyaçlarından biridir. Başkalarına dayanak olurken, yol gösterirken, akıl verirken neden kendimizin dayanağı yine kendimiz olamıyoruz? Soru içinde cevap, cevap içinde soru. İnsan da böyle bir varlık değil midir zaten?

Bütünümüze baktığımızda bir tarafımız ne kadar aydınlıksa, bir diğer yarımız da o kadar karanlık. Siyah içinde beyaz, beyaz içinde siyah. Aydınlığımızla ve karanlığımızla bütünleşebildiğimiz, biricikliğimizi kabul edebildiğimiz nice umut dolu yarınlara…

Not: Kapının önündeki çiçekler, cennet bahçelerinden kopup gelmiş çiçeklerdi.

Yazar: Elif Ayça Ölmez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir