Kalıplaştırılmaya Çalışılan İnsanlık ve Özgür Olması Gereken Psikoloji

İnsanlar doğdukları zaman belirli bir dil grubunun içine doğar ve dilin oluşturduğu kültürü kendi benlik sınırları içine alarak kendini oluşturur. Doğduğunda her şey sınırlıdır. Diğer canlılar gibi değildir. Mesela kendi memeye gitmez meme ona gelmelidir. Vücudunun karşılaştığı engellemeleri Freud’un tabiriyle ‘’düşüncenin tümgüçlülüğü’’ ile kendini kusursuz ve güçlü hissederek aşmaya çalışır. Bu tümgüçlülük ile kendini doyurmaya çalışan bebeğin daha güçlü engellerle karşılaştığı ve tümgüçlü düşüncelerin bile yetmediği zaman kendine dönüklüğü kesintiye uğrar. Ve bu tümgüçlülük dışarıya yöneltilir. O değilse onun uzantısı olan nesne (öteki) bu tümgüçlülüğe sahiptir. “Ben senin bir parçanım ve sen güçlü olursan ben de güçlü olurum. Kendi tanrısallığım kırılsa bile senin tanrısallığın beni tatmin edebilir.” der bilinçdışında. Bu kendi yıkıcı itkileri dile gelmediği zamanda bile baş etmek için bir ötekine muhtaç insanın ayrılsallaşması ve bireyselleşmesini engellemez. İnsan kabuğuna sığamaz. Bebek ısrarcılık içinde amaca yönelik haller görülür. Emekler kendi bağımsızlık sınırlarını görmek ister. Dikey hareketliliğe geçer dünyaya daha başka açıdan daha aşkla bakmaya başlar. Yine bir ötekine muhtaçtır çünkü bu bireyselleşme ve keşif enerjisini libidinal olarak bakım verenin gözlerinden alarak yapar. Gideceği yere kadar gidip bakım verenden onay aldıktan sonra devam eder dünyayı keşfe. Çünkü bir ötekine muhtaç olması bile engellemez içindeki kaşifi.

Ama madalyonun diğer tarafı vardır. Çocuğun bu gel-git halleri, bakım verene bir uzaklaşıp bir yakınlaşması karşı tarafın bilinçdışında hareketliliğe neden olur. “Annenin özel bilinçdışı ihtiyacının, çocuğun sınırsız potansiyelleri tarafından harekete geçirilir. Bu potansiyellerin özellikle de bir anne içinde kendi benzersiz kişisel ihtiyaçlarını yansıtan çocuğu yaratır’’(Mahler) Kendi bakım vereninden simgesel olarak ayrışamamış kişi kendi çocuğunu da ayrışmasına izin vermeyerek bilinçdışında dengesini korumaya çalışır. Çocuğun ikircikli olarak yakınlaşıp uzaklaşmasına tahammül edemez. Çocuk boğulur ve aynı zamanda boğulduğu kişiye nefret duyguları geliştirir. Hem ayrışamaz ötekinden hem gitmek ister. Çocuğun kendini bireyselleştirmesini kalıplaştırır. Hep bir ötekine göre belirtir kendini. Elinde bir tek bir ötekinin arzu nesnesi olma arzusu kalır. Bakım verenin aynalamalarına göre şekillenir. Kendi benliğine yabancılaşır. Karşı taraf nasıl arzu duyuyorsa o olur.

Kalıplaşmayı yetişkin olduğu zamanda ister insan. Çocuklukta dile gelmeyen ölüm dürtüleri rahat bırakmaz. Hala dile gelmeyen biçimde yoklar onu. Kendi bir kalıba girmek ister bazen. Yarattığı sahte benliğin verdiği role ayak uydurma ihtiyacı doğar. Bir ötekine göre yapılandığı için hep bağımlıdır dışarıya. Bu biraz özgür olmanın kendi sorumluluğundan uzaklaştırır insanı. Mutlu sanır kendini. Ama gelin görün ki kendini tanımadan kendi sınırlarını keşfedemeden çeker gider dünyadan. Tüm bu mutsuzluklara, kendini tanımamazlıklara ve bunlara karşı geliştirdiği obsesyonların yetmediği yıkıcı itkilere karşı koyduğu savunma mekanizmaları da tükendiği zamanlar gelir bazen. Çünkü ayrışamamanın bir kalıba girmenin hep bedeli vardır. Öteki olabilmek ötekinin uzantısında kalabilmek için yoğun bir çaba harcar insan. Müthiş bir bilinçdışı çaba harcar. Eğer ötekinden ayrılırsa terk depresyonu saracaktır benliğini. Bakım verenin ilk zamanlar bireyselleşmesine izin vermemek için çocuğu terk ettiği, içindeki yıkıcı dürtülerle baş başa bıraktığı dönemde çaresiz kaldığı gibi kalır.

İnsan tüm bunları bilinçdışı yaşadığı için hiçbirinin farkına varmadan devam eder yaşantısına. Ama gelin görün ki ilişkisel bir problem yaşadığı zaman bazı şeylerin doğru gitmediğini anlar. Ve cevaplar bulmak için koşar gelir psikolojiye. Peki gelen bu insanlara psikoloji ne yapar? Yıllardır, doğumundan bu yana süperegoya göre şekillenen belirli insan ‘’motiflerinin’’ içine konmuş, ayrışamamış kendi engelleriyle optimalin üstünde ya da altında kırılmalar yaşatılmış bu insanlara psikoloji nasıl yardım eder? Hiç düşünmenize gerek yok: Özgür bırakarak, kendi benliğine kavuşturarak. DSM tanı kitabının dayattığı kriterler içindeki 8 maddelik şey değildir insan. 3-4 madde uyuyor diye ‘’o’’ değildir. Dedik yukarıda da insan kalıplara girmeye meyillidir. Yeter ki ona cevaplar verin içindeki kötücül itkilerden kurtarın. Ne söylerseniz o olur ama bu insanı ne kadar mutlu eder. Psikolojiye gelen insana “Sen narsisistsin, sen borderlinesın, sen şizoidsin” dendiğinde o insanı kalıplaştırmadan başka ne işe yarayacak. Kişilik yapıları veya sevgili ilaç prospektüs uzmanlarının hazırladığı  DSM’in tabiri ile ‘’kişilik bozuklukları’’ kol kola ilerler. Çoğunun savunmaları ortaktır. Bölme savunma mekanizmasını kullanıyor diye illa borderline olmaz mesela insan. İlla kaçınmacı yaklaşıyor diye insanlara şizoid olmaz. Ontolojik frustrasyonlara karşı her insanın geliştirdiği savunmalar, tepkiler farklıdır. Taciz karşısında, annesinin engellemeleri karşısında ya da ilk nesnenin yitimi karşısında yaşadığı şeyler farklıdır. Kişilik gelişime ve bu gelişim sırasında yaptığı savunma mekanizmalarına göre değişir. Ve aynı savunma mekanizmasını kullanan insanlar aynı kişi değildir! Kişilik yapısı kaçtığı başka kişilik yapısının ürünüdür belki de. Çocukluğundan beri ötekine muhtaç olmasına rağmen özgürlüğü arayan insan son umudu olarak geldiği psikolojide de böyle bir şeyle karşılaşması yıkımı olabilir. Kendi egosunu arayan kendi sınırlarını hür bir şekilde çizmeye çalışan insana belirli roller verip bu role göre mutlu olmasını sağlamak psikolojinin insanlığa en büyük ayıbıdır. İnsanın kendini bulmaya geldiği noktada kendini bulmasına yardım etmelidir psikoloji. Bunu yaparken yine bakım vereni gibi müdahale etmeden ‘’karşı aktarım’’ olmadan yapmalıdır. Çünkü kendini aramaya gelen insan aradığı yerde terapistin bilinçdışında da ebeveyni gibi bir aktarım uyandırır. Bu yüzden en başından olduğu gibi hayatını aynı yerde patinaj çekerek sürdüren insanın bilinçdışı tekrar zorlantısını tetiklememiz gerekir. İnsanların özgür kaldığı kendi benlikleriyle buluşarak hasret giderdiği günler dilerim…

YAZAR: Batuhan UÇAR

Batuhan Uçar

TPÖÇG Blog Yazarı | Gelişim Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.