Genç Bir Kadından Mektup #3: At Binip Kılıç Kuşanan

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)

Bu mektup genç bir kadından; dışarıda bir yerlerde, kendi yaşamlarına hükmetmeye çalışan tüm kadınlara açık bir çağrıdır. Mektubunuzun içine gizlediğiniz hikayelerinizle bu mektuba yanıt verebilirsiniz. İlham verici satırlarımızı buraya dizmekten gurur duyacağım.

Okuyacağınız mektup dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir isimle yaşayan genç bir kadından gönderilmiştir. Bendeniz size bu mektubu usulünce iletmekle görevlendirilmiş bulunmaktayım.

“Bundan önceki iki mektubu okurken, sizlerden çok uzaktaydım. Alabildiğine uzak… Yerden milyonlarca nefes kadar yukarda, kendi dünyamda ve yapayalnızdım. Mektupların bana nasıl olup da ulaştığını sormayın…
Hepiniz gibi benim de bazı pişmanlıklarım oldu. Yaşamı kaçırmamak için zamanı sürekli ensesinden kovaladım. Bir gün bilge insanların eriştiği o manevi yaşa eriştiğimde, kovalamacanın biteceğini sandım. Ben zamanı kovalarken o da beni kovalıyormuş, hiç fark etmemişim. Ensemde nefesini hissettiğim şeyi korku sanırdım, meğerse zamanın ta kendisiymiş. Ben onu yakalamak istedikçe o beni kovalarmış.
Yıllarca böyle bir daire çizerek koştuk. Zaman ve ben, ben ve zaman… Bir gün, koşmaktan yorulduğum o sıcak yaz günü, durdum. Öylece durdum. Vücudumun bütün ağırlığı o durduğum saniyeye doluştu. Ellerim, kollarım, bacaklarım… Sanki hepsi bulunduğu yere çivilenmiş gibi öylece kaldı.
Koşmaktan yorulmuştum, durmuştum. Kovaladığım zamanın beni oyalamak için kurduğu oyunu anlamıştım. Onun istediği, onu yakalamak için koşmamdı. Böylece o geçip gidecek, bense zamana yenik düşen fani bedenimle eriyip bitecektim.
Ne kurnazca bir oyun ama! Kendisini takdir etmek gerek. Ben onun bu kurnazca oyununu çözdüğümde, etrafımdaki her şeyin yeri değişmişti. Bedenim kendinden daha emin hareket ediyordu, zihnim acele etmekten vazgeçmiş, dalgasız bir deniz gibi süzülüyordu. Anılarım daha canlıydı çünkü artık koşmuyordum. Benliğim bir sakinlikle sanki uçuyordu çünkü artık acele etmiyordum. Bilgeliğin manevi yaşını üzerime almıştım. Herkesin kozasından çıkacağı bir zaman olduğunu öğrenmiştim, bu yüzden üzerime çöken dinginlik beni taşıyordu. Ne hırslar, ne zeka, ne servet… Hiçbiri zamanından önce elinize geçemezdi.
Bunu bilmek bana inanılmaz bir huzur vermişti. Bilirsiniz, kadınlar istediğini elde edebilmek için biraz daha zor bir yoldan gitmek zorundadır. Önümüzdeki yol aynıysa da kadınların yolları engebelerle doludur. Bunca zaman üstünden atladığım, etrafından dolandığım engebeler artık bana keyif veriyordu. Çünkü biliyordum, bu yolculuğun vardığı yerde ben kozamdan çıkacak özgürce kanatlarımı çırpacaktım.
İşte böylece zamanı kovalamayı bıraktım. İçimde büyüyen garip bir ses hissetmeye başladım. Kurallara uymamanın, söyleneni yapmamanın verdiği o zevk artık içimi dolduruyordu. Savaşmaktan ve kovalamaktan vazgeçmemiştim ama artık karşımdaki yakalanamaz bir rakip değildi. Artık savaştığım şey sadece engebelerdi. Önüme çıkan tümsekler, tuzaklar… Hepsini bir bir geçiyordum. Kulaklarımı etrafa tıkamıştım.
Hepinizin tek isteği bu, biliyorum. Ben siyah atımın üstünde ovalar ve dağlar geçerken kendimi buluyorum. Bir başkası zeytin ağacının gölgesinde kendini buluyor… Bu aslında bir hediye. Kendini bulabilmek. Hayatın karmaşık yolculuğunda, yolda kendine rastlamak… Bu rastlaşma herkesin yolunu ve öyküsünü değiştirir. İşte ben de bu engebeler arasında kendime rastladım. Atımın üstünde, saçlarım ve yüzüm rüzgara meydan okurken kendimi buldum. Bundan sonra da yolum değişti.
Kendime rastladığımda önce korktum. Zevk aldıklarımız, sevdiklerimiz, hareketlerimiz kadın gibi olmak zorundadır çünkü bilirsiniz. At binmek, kılıç kuşanmak bir kadın için yakışık almaz. İşlerin, giysilerin; bu yapay dünyada her şeyin bir cinsiyeti vardır.
Kafama kazınırcasına yerleştirilmiş bu düşüncelere karşı koymam kolay olmadı. Kendimi kötü hissediyordum, eksik ya da yanlış gibiydim. Bende kesinlikle doğru olmayan bir şeyler vardı, yoksa neden bir kadın at binip kılıç kuşansın ki!?
Sonra ensemde o nefesi hissettim. Zaman. Su gibi akıyordu, beni yakalamak istercesine. Kıvrılarak ilerleyen bir yılan gibi beni en korunmasız anımda yakalamayı umuyordu.
Meydan okumayı seçtim. Ne diliyorsa yüreğim, ona kulak verdim. Ben bendim ve böyle mutluydum. Başka bir şey önemli miydi?
Yıllarım, yüreğimi dinleyerek geçti. Atı üzerinde rüzgara meydan okuyan o özgür ruhtum.
Sonra ne mi oldu? Zaman bir yılan gibi kıvrılarak beni en savunmasız anımda yakaladı. Ama pişman ve eksik bir insan olarak değil, galip ve mutlu bir insan olarak ona teslim oldum. Bu yolculuğun sonu belli, hepimiz bir gün bu zaman denen yılana teslim olacağız. Asıl mesela ondan kaçmak ya da ona yakalanmamakta değil, ona nasıl teslim olduğunuzda. Ben ona öyle bir teslim olmuştum ki yıllarca yaşanan kovalamacanın hesabı sorulmuş, defter kapanmıştı. Arkamdan bir gün bile yas tutulmasını istemedim.
Genç kadınlar, sizler geleceğe gönderilmiş birer mektupsunuz. Hepiniz okunacaksınız, anlaşılacaksınız ve diğer kadınlara ilham olacaksınız. Bunları yaparken, kendinizden vazgeçtiğiniz kurak pişmanlıklarınızın olmasını mı dilersiniz? Yoksa yüreğinizin delice atmasına sebep olan o tutkuyla yoğrulmuş mektuplardan biri mi olmak istersiniz? Hayatın serüveni ne denli zor olursa olsun, kılıç kuşanıp at binecek, zeytin ağacının altında hayal kuracak, kozanızdan çıkıp kanat çırpacak gücü kendinizde bulun!”

Yazar: Eylül Yılmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.