Genç Bir Kadından Mektup #2

''Var olun ve kendinize şunu her gün sorun: Sizi istediğiniz gibi yaşamaktan alıkoyan nedir?''

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)

Bu mektup dışarıda bir yerlerde, kendi yaşamlarına hükmetmeye çalışan tüm kadınlara açık bir çağrıdır. Mektubunuzun içine gizlediğiniz hikayelerinizle bu mektuba yanıt verebilirsiniz. İlham verici satırlarımızı buraya dizmekten gurur duyacağım.

     Size bundan önce iletmiş olduğum mektubun sahibi, zeytin ağaçlarının altında sizden gelen yorumları büyük bir keyifle dinledi. Yıllarca ağaçlarına anlattıklarını sizin ilgiyle okumanıza çok sevindi. Sesini harflere döktüğü ve sizlere ulaştırdığı için çok mutlu. Merakla mektuplarınızı beklediğini sizlere iletmemi rica etti.

  İlk mektubun ardından, başka mektuplar da geldi. Duyulmayı bekleyen birçok hikâye olması çok heyecan verici. Bu mektupta yer alan hikaye ise her mektup gibi oldukça özel. Unutmayın, her yeni mektup, bir yeni açık çağrıdır. Ve okuyacağınız bu mektup dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir isimle yaşayan genç bir kadından gönderilmiştir. Bendeniz ise size bu mektubu usulünce iletmekle görevlendirilmiş bulunmaktayım.

“İlk mektubu okuduğumda, içimde patlayan bir yanardağ hissettim. Ben de bir mektup yazmalıydım. Uzunca süredir içimde bir yerlerde biriktirdiklerim dünyayla buluşmalıydı. Böylece elime bir kalem aldım ve sizin karşınıza geldim.

Benim saatim sizlerden geride akıyor. Belki aynı zaman dilimini paylaşmıyoruz ama biliyorum ki aynı hikâyeleri paylaştığım kadınlar var. Şimdi bu satırları yazmamdaki tek güç de bunu bilmem. Zamanlarımız farklı olsa da hepimiz aynı dünyada büyüyoruz. Kadınların dünyaya gözlerini açtıkları ilk andan beri yaşadıkları dünya aynı. Önceki mektupta, zeytin ağaçları ile dolu dünyasında özgürce yaşayan o genç kadın, içimde kararmış bir hayali bana hatırlattı.

Doğduğum gün, en pahalı çarşaflara sarıldım. Yumuşacık yastıklar üstünde, sanki üzerime vuran havadan bile zarar görebilirmişim gibi büyüdüm. Ne bir sıcaklığı kalbimde büyütebildim ne de annesine koşarak sarılan o neşeli çocuklardan olabildim. Sınırlarım vardı. Sadece sınırlarım ve ben.

Çocukluğum da sınırlarımı tanıyarak geçti. Her sınır çizgisine yaklaştığımda içeri sürüklendim. Ne giyeceğim, ne giyemeyeceğim, ne yiyeceğim, saçımla ve bedenimle ne yapacağım… Tüm bunlar o sınırlarla o kadar net çizilmişlerdi ki bir saniye bile aksini düşünemiyordum. 

Biraz büyüyüp gerçekten o acımasız dünyaya adım attığımda, sınırlar yüzüme sertçe çarptı. Bedenim belli bir şekilde görünmek zorundaydı, bu yüzden istediğimi yiyemezdim. İstediğim şekilde de giyinemezdim. Vücudumun kusurlarını kapatmam gerekiyordu. Ne çok açık olmalı ne de çok kapalı. Her şey net bir şekilde çizilmişti.

Köklü bir aileden geldiğimden, etrafımda dönen terziler, yardımcılar, hocalar olurdu. Kimse bana ne istediğimi sormadan benimle ilgilenirdi. Yapılması gerekenler netti. Bize gösterilen örnekler gibi olmalıydım, başka türlüsü kabul edilemezdi. Tek tip bir beden, tek tip bir kadın.

İşin kötüsü, bunları bir erkeğin boyunduruğuna girmek için yapardık. Beğenilmek, arzu edilmek ve bizi arzu eden en prestijli erkekle hayatlarımızı birleştirmek. Sanki bize bırakılmış bir hayat varmış gibi…

Her şey plana uygun gitti. Belli bir yaşa geldiğimde, beni arzu eden en prestijli erkekle evlendirildim. O zamanlar etrafımdaki herkes bana imrenerek baktığından iyi bir şey başardığımı sanıyordum. Ama hala yüzüme çarpan sınırların varlığını bir nefes ötemde hissediyordum.

Dedim ya bize biçilmiş bir rol vardı. Senaryo ortadaydı. Herkes oyuna sadık kalmamı ve uslu olmamı bekliyordu. Öyle ki evlendiğim günün hayatımın en mutlu günü olduğuna karar vermişler ancak buna rağmen o günde ağlamam gerektiğini oyuna yazmışlardı.

Ben de oyuna sadık kalmıştım. Yıllarca… Kiminle evleneceğimden hangi gün mutlu olacağıma kadar hayatımın her anı için yazılan bu oyundan başlarda şikayetçi değildim. Benden narin, nazik ve kibar olmam bekleniyordu. Eşimin misafirlerini kusursuz şekilde ağırlamam, gerekmedikçe konuşmamam ve bir duygu göstereceksem de bunun yalnızca ağlamak olması bekleniyordu. Şefkat duymam, merhametli olmam ve boyun eğmem şarttı. Başlarda bu kadını oynamak çok kolaydı. Yiyor, içiyor, misafirler ağırlıyordum. Hayatımdan memnundum. Hayatın bana daha önceden çizdiği sınırların silikleştiğini hissediyordum…

Ta ki istemediğim halde çocuk sahibi olmam gerektiği bana söylenene kadar. Herkes bunu bekliyordu. Bana biçilmiş rol bunu gerektiriyordu. Ancak ben bunu hiç istemiyordum. Hayatın sırtıma istemediğim tüm yükleri yükleyip bir kenardan beni gülerek izlediğini işte o zaman anladım.  İstemediğim bir adamla, istemediğim kıyafetlerin içinde, istemediğim bir evdeydim. Sınırlar her zamankinden daha keskindi.

Başlarda bu farkındalığın getirdiği yükle baş edemedim. Sadece uyuyordum. Eskisi gibi mutlu görünen o kadın değildim. Yataktan çıkıp bir şeyler yapmak zorunda kalmak korkunç geliyordu. O yaşıma kadar hiçbir seçim yapmamıştım. Şimdiyse yapıyordum işte. Yataktan çıkmamayı seçiyordum. Hayattan ve bana yazılmış o rolden artık vazgeçmiştim.

Annem ve kız kardeşim sık sık beni görmeye geliyor, böyle devam edersem eşimi kaybedeceğimi söylüyorlardı. Yüzlerine karşı bir şey demesem de bundan hiç korkmuyordum. Asıl isteğim kaybetmekti. Her şeyi. Asıl kaybettiğim zaman, kazanmış olacaktım.

Bu şekilde kaç ay yaşadım bilmiyorum. Sonra bir gün, yaşadığımız semte yeni taşınmış genç bir kadın, tanışmak üzere beni ziyarete geldi. Kimseyi görmek istemediğimi söyleyerek kadını geri çevirdim. Bir süre sonra kadın tekrar tekrar ziyarete geldi. Bu kadar ısrarcı olmasının nedenini anlayamıyordum. Mecburen onu kabul etmek zorunda kaldım. 

O genç kadını gördüğüm ilk anı asla unutamıyorum. Kendisine ait oyunu oynamamış bir kadındı. Nerede görseniz tanıyacağınız o kadınlardandı.

Beni gördüğünde yüzüne tanıdık bir gülümseme yayıldı. “Sizi çok fazla tutmayacağım. Buna ihtiyacınız olduğunu düşündüm, bana da zamanında bir arkadaşım vermişti.” diyerek elime bir kitap tutuşturdu ve gitti.

Neye uğradığımı şaşırmıştım. Kitabı günlerce izledim. Kapağında hiçbir şey yoktu. Kitaptan çok deftere benziyordu. Birkaç günün sonunda direncim kırılmıştı. Kitabı okumaya karar vermiştim.

İşte her şey okuduğum o kitaptan sonra değişti. Aslında bir kitap değildi. İçerisinde tek bir cümlenin yazdığı eski bir defterdi.

“Seni İstediğin gibi yaşamaktan alıkoyan nedir?”

O cümle beni gömüldüğüm yataktan çıkarıp hayata döndürdü. Kafamda sürekli yankılanmaya başlayan bu cümleyle, sevmediğim o evden, istemediğim o evlilikten kurtuldum. Yeniden hayata döndüm. Hangi duyguları yaşayacağıma karar vermeye çalışan herkesten uzak durdum. İstediğim kıyafetleri aldım, istediğim eve yerleştim. Hatta inanır mısınız, istediğim işi bile yapmaya başladım.

Bir zamanlar genç bir kadından aldığım o eli, şimdi başka genç kadınlara uzatıyorum. Sınırlara çarparak yalpalayan, ne zaman ağlayıp ne zaman güleceği bile önceden planlanan, güçsüz ve yardıma muhtaç görünmesi gerektiği söylenen genç kadınlara bu mektubu gururla yazıyorum. Sizi birkaç siyah çizginin arasına hapsetmeye kimin hakkı var? Lütfen bu cümlenin zihninizde yankılanmasına izin verin. Zeytin ağaçlarını mı seviyorsunuz? Onlarla dolu bir yerde yaşayın. Gülmek istiyorsanız gülün, hem de kahkahalarla. Ağlamak istiyorsanız ağlayın. Var olun ve kendinize şunu her gün sorun: Sizi istediğiniz gibi yaşamaktan alıkoyan nedir?

Yazar: Eylül Yılmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.