DENEYSEL PSİKOLOJİ RÖPORTAJI PROF. DR. SİREL KARAKAŞ İLE RÖPORTAJ

1)Deneysel Psikoloji nedir?  Ne gibi açılımları vardır?

Deneysel psikoloji iki ayrı yaklaşımdan oluşur. Bu yaklaşımlardan biri yöntem, diğeri kapsamla ilgilidir. Bazı deneysel psikologlar sırf metodoloji ile ilgilenebilir, o daha ziyade yöntembilim konusundaki dersleri verebilir veya bu konuda uzmanlık ya da danışmanlık yapar. Böyle insanların sayısı oldukça azdır. Diğer deneysel psikologlar ise kapsamla ilgilenir. Psikolojinin bazı alanları deneysel yöntembilim ile araştırılabilir, bazı alanları araştırılamaz. Örneğin; deneysel olarak kişiliği araştıramazsınız veya klinik psikolojideki araştırmaları genellikle deneysel olarak yapamazsınız. Fakat, deneysel olarak bilişsel süreçleri araştırabilirsiniz. Dolayısıyla kapsamla ilgilenen deneysel psikologların büyük çoğunluğu daha ziyade bilişsel süreçler üzerinde çalışır.  Bazı deneysel psikologlar bilişsel süreçlerin duyum-algı tarafıyla ilgilenir. Örnek olarak; ODTÜ’nün hocalarından, şimdi başka bir üniversitede çalışan, Profesör Dr. Umur Talaslı yıllarını görsel algının araştırılmasına vermiştir. Bazı hocalar öğrenme-bellek konularıyla ilgilenir. Diğer bazıları ise, ki ben de bu gruba giriyorum, beyin-biliş ilişkisi ile ilgilenir. Ben bu konu ile ilgilenmeye başladığım yıllarda, hatta yüksek lisansımı ve doktoramı yaparken, ülkemizde çoğu akademisyenin beynin bilişle ilişkisi konusunda bilgisi yoktu. Peki ben bu yaklaşımı nasıl gerçekleştirebildim? Her şeyden önce, beyinle ilgili olan zihinsel süreçlere çok ilgi duyuyordum. Tesadüfler hayatımızda tabii ki çok büyük rol oynuyor. Büyük bir tesadüf olarak  o sıralarda Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümüne bir misafir profesör gelmişti. Kendisi fizyolojik psikologdu ve ben doktora eğitimime onun yanında başladım.

Psikolojinin (ya da davranışların) beyinle ilişkilendirilmesi gerektiği, ülkemizde, çok  yavaş yavaş anlaşıldı, ki bunda önemli rolümün olduğunu düşünüyorum. Bundan 20-30 sene önce nöropsikoloji teriminin ne anlama geldiğini çok az sayıda insan biliyordu. Ama günümüzde duyum-algı, öğrenme-bellek gibi süreçleri beyin-biliş ilişki olarak ele alan kişiler, sayıları çok fazla olmasa da, artık var. Dolayısıyla “Deneysel psikoloji nedir? Çalışma alanları nelerdir?” sorularının cevabı bilişsel psikoloji alanlarının yanında nöropsikolojinin alt alanlarını da içeriyor.

Doktoranın ötesinde unvanlar alınması hedefleniyorsa, örneğin doçentlik ya da profesörlük düşünülüyorsa, ki üniversitede kalanlar bunları mutlaka düşünür (bazen alanda çalışanlar da bunları düşünür); pratikte şöyle bir durum olmalı: Doktora alınan alan aynı zamanda da bir doçentlik alanı olmalı. Neden?

Örneğin sosyal psikolojide doktorasını alanların yukarıya doğru ilerlemesi çok kolay, zira sosyal psikoloji aynı zamanda da bir doçentlik alanı. Kişi sosyal psikolojide yüksek lisans yapar, istiyorsa sosyal psikolojide doktora ile devam eder. Sosyal psikoloji bir doçentlik alanıdır ve kişi, eğer istiyorsa, akademik unvanlarına sosyal psikolojide doçentliği de  katar.

Deneysel psikolojide ilk yüksek lisans ve ilk doktora programlarını Hacettepe Üniversitesinde ben başlattım. Kırka yakın öğrencinin tez danışmanlığını yaptım. O zamanlar deneysel psikoloji bir doçentlik alanıydı ve kişi sorunsuz olarak akademik basamakları tırmanırdı.

Bir süre önce yapılan düzenlemelerle “Öğrenme Bilişsel Biyo Deneysel Psikoloji”  gibi eklektik bir doçentlik alanı oluşturuldu. Şimdi diyelim ki kişinin bitirdiği programlarda, psikolojik süreçler  davranışsal yaklaşımla ele alınıyor. Doçentlik jürisindeki akademisyenlerin ilgi alanları ise beyin-biliş ilişkisi. Soruları buradan soruyorlar. Böyle bir jüride, aday, bilim sınavında başarısız olur. 

Deneysel psikologlar bilişsel süreçleri deney  yaparak araştırırlar. Ama örneğin klinik örneklemlerde bu süreçler ilintisel çalışmalarla da incelenebilir. Şimdi diyelim ki doçentlik jürisindeki akademisyenler deneysel psikolog. Adayın yaptığı araştırmalar ise ilintisel. Burada da aday yayın aşamasında başarısız olur. 

2) Deneysel psikoloji alanında uzmanlaşmayı düşünen arkadaşlarımıza ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Öncelikle deneysel psikolojinin hangi alanında çalışmak istediklerini çok iyi bilmeleri lazım. Yani tamamen davranışsal mı çalışmak istiyorlar, beyin onların ilgisini çekmiyor mu, beyin ilgilerini  çekiyor ve biliş-beyin ilişkisini mi öğrenmek istiyorlar? Öncelikle bunlara karar vermeleri gerekli. Kişi başvuracağı programların içeriğini çok iyi incelemeli. Yoksa kişi programa kabul edilir. Bir de bakar ki, program, onun hiç de ilgisini çekmeyen beyin-biliş ilişkisine odaklanıyor. Ya da tam tersi, kişi böyle bir ilişkiyi incelemek istiyor, halbuki program tamamen davranışsal. Böyle durumlarla karşılaşmamak için programı iyi bir şekilde incelenmeli, onun ne tür bir deneysel psikoloji olduğu belirlenmeli. 

Deneysel psikoloji mutlaka laboratuvar yönü olması gereken bir dal. Laboratuvar dediğimiz zaman illa beyaz fayanslar, beyaz gömlekleri kastetmiyoruz. Ölçümlerin kontrollü koşullar altında alındığı bir ortamı kastediyoruz. Alanda yapılan araştırmalarda bu özelliklerin sağlanması mümkün değil. “Alan Deneyi” gibi bir terim var. Ama bu gibi araştırmalar, araştırmanın yapıldığı ortamın zorunlu bir sonucu olarak gerçek deneysel psikoloji araştırmalarının netlik ve kesinliğinden uzak. Bu gibi araştırmaların kendine özgü problemleri, karıştırıcı etkileri var.  Ancak bütün bunlardan, alanda yapılan araştırmaların değersiz olduğu anlamı da çıkarılmamalı. Alandaki araştırmaların  uygulamalı değeri var, ekolojik geçerlikleri de deneysel araştırmaların çok üstünde.

Ancak deney yukarıda tanımlanan laboratuvarlarda yapılır. Deneysel psikolojide çalışanları  titiz ve dakik bir biçimde yürütülen deneyler, uzun laboratuvar saatleri, ölçülen veriler üzerinde yapılan ve “verilerdeki gizi keşfetmeyi” sağlayan istatistiksel analizler bekliyor. Tabii bütün bunları yapabilmek için de, kişinin, bu konularda iyice  bilgilenmiş olması gerekiyor.

Deneysel psikoloji, sosyal psikoloji, gelişim psikolojisi gibi alanlar lisans düzeyinde elde edilebilen uzmanlıklar değil. Bu uzmanlıklar lisansüstü eğitimle elde ediliyor. Kişi bir uzmanlık alanı seçip bunda ilerlemek istiyorsa, diğer bir deyişle lisansüstü eğitim almak istiyorsa, seçtiği uzmanlık alanının onun kişilik ve ilgileriyle uyumlu olma durumunu çok iyi tartıp biçmesi gerekiyor. İnsan-toplum ilişkisine duyarlı olmayanlar sosyal psikolojiyi seçmesin. Empati yani eşduyuş yeteneği zayıf olan, bozukluk ve hastalıklardan rahatsız olan, kendisinde bu gibi tedavi edilmemiş sorunlar bulunan klinik psikolojiyi düşünmesin. Uzun laboratuvar saatlerini, ince ayrıntılarla boğuşmayı, veride gizlenen gerçeği bir detektif gibi keşfetme yolundaki ince ve uzun yolu bıktırıcı bulan, bütün bunlarla ilgilenmeyenler deneysel psikolog olmasın. Aynı şekilde, büyük emeklerle yapılan deneysel araştırmasında beklediği sonucu bulamayan yani hipotezleri desteklenmeyenlerin yaşayabileceği psikolojik durumla başa çıkmak için gerekli stratejileri geliştirmemiş olanlar  deneysel psikoloji alanına yönelmesin. 

Özetle, uzmanlık alanınızı kişiliğinize uygun seçiniz. Bu deneysel psikoloji için de geçerli, bütün diğer alanlar için de. Diğer türlü; insan çok mutsuz olur, kişi yaptığı işe ilgi duymaz, dikkati dağılır, kendini yorgun hisseder, her fırsatta yaptığı işten uzaklaşmaya çalışır. Bütün bunların sonucu olarak kişi, yaptığı iste başarısız olur. Bu gibileri emeklilik hakkını elde ettiğinin ertesi günü işi bırakır gider. Ama yapılan iş kişilik ve ilgilerle uyumluysa, işle ilgili etkinlikler bir hobi tadında gerçekleşir, meslek hayatı çok da çok güzel olur.

3) Sizin yalnızca deneysel psikolojide değil daha birçok alanda çalışmalarınız olduğunu biliyoruz, bize diğer alanlarınız hakkında da kısaca bilgi vermek ister misiniz ?

Bunun niye böyle olduğunu söyleyeyim önce. Ben bir deneysel psikoloğum. Üzerinde çalıştığım alan da biliş-beyin ilişkisi. Bu konu, günümüzde, bilişsel nörobilim (ya da bilişsel sinirbilim)  kapsamına girmekte. Günümüzde büyük ilgi çeken bilişsel nörobilim, sadece psikologlar ve biyologların üzerinde çalıştığı bir alan değil. Bilişsel nörobilim multidisipliner bir bilim alanı; kapsamında çok sayıda bilim alanı ve onların teknoloji var. 

Diyelim ki siz bir klinik bozukluğun, örneğin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, ne gibi beyinsel faaliyetlere yol açtığını görmek istiyorsunuz. Psikiyatrik bozukluklar çocuk psikiyatrları tarafından tedavi edilir. Böyle olunca, söz konusu araştırmayı yapmak için ekipte bir çocuk psikiyatrının bulunması gerekiyor. Elektrofizyolojik faaliyeti, rutin tekniklerin dışındakilerle yapmak istiyorsanız, ekipte elektrik-elektronik mühendisin bulunması gerekir. Bu mühendisin de özellikle sinyal işleme alanında çalışıyor olması gerekir. Elde ettiğiniz elektriksel faaliyeti modellemek istiyorsanız, ekipte bilgisayar mühendisi olmalı. Siz milisaniye ve mikrovolt olarak ölçülen  korkunç büyüklükteki verileri analiz etmek istiyorsanız ve bunu da ileri analiz teknikleri ile yapmak istiyorsanız, ekibinizde bir istatistikçi de olmalı. Bu böyle devam edip gidiyor….Ancak güncel bilimde her sorunun cevabı yok. Bazı alanlardaki cevapsız sorular, ki çok karmaşık bir konuyla ilgili olması bakımında psikoloji bu gruba girer, daha da fazladır. Cevaplayamadığınız sorulara ya da cevapların ötesindeki çok geniş kapsamlı kuram ve ilkelere varmanın yolu ise  felsefedir. Günün sonunda, ekipte, felsefecinin olması gerekir. Yaptığınız nörobilim araştırmasının konusuna göre, bazen bir ileri bir istatistikçi, bazen bir mühendisle çalışırsınız. bazen de bir  klinik ekiple. Bazen de bu uzmanlık alanlarının hepsinin ekipte yer alması gerekir. 

O yüzden benim aynı olayı anlamada değişik yönlerden bakarak yaptığım çalışmalarda,  araştırmanın konusuna göre beraber olduğum uzmanlar oldu. Böylece de farklı bilim alanlarında çalıştım. Klinik, temel bilimsel, nöropsikolojik, sinyal işleme ve tabi ki psikometri çalışmalarım oldu.

Psikometrik araçlar deyince… Bu araçlar olmazsa, beyinden kaydettiğiniz dalganın neyi temsil ettiğine ilişkin düşünce bir spekülasyondan,  “olsa olsa”  yaklaşımının uygulanmasından öteye geçemez. Dolayısıyla beyin yapı ve süreçleriyle ilgili bilişsel süreçleri incelemek için, o süreçleri geçerli ve güvenilir bir şekilde ölçen psikometrik test ve görevler kullanmalısınız. Alan yazınında böyle bir araç yoksa,  o zaman iş size düşüyor. Bu araştırmayı yapabilmek için,  önce, Türk kültürü için özgün bir araç geliştirmeli, bu bağlamda onun geçerlik, güvenirlik ve normalizasyonunu yapmalısınız. Ya da aynı işlemleri, bir başka kültürde geliştirilmiş olan aracın standardizasyonu bağlamında tamamlamalısınız.

4) Bir ilk olan Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü ’nü yazmaya nasıl karar  verdiniz?

Bu sözlüğün bir geçmişi var. İngilizce terimlerin Türkçe karşılıkları konusu çok baştan beri ilgimi çekmiştir. Bu olay şöyle başladı: Atatürk’ün doğumunun 100. yılında kamu kurumları ve özel kurumlar, bu çok anlamlı yılı katkılarla kutladılar. Ben o sıra bir öğretim  görevlisiyim. Böyle bir girişimi, mensubu olduğum Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünde öncülük ettim. O sıralarda üniversitelerde kullanılabilecek olan,  Türkçe’de güncel bilgiler içeren çok yönlü bir psikolojiye giriş kitabı yoktu. Mevcutta bulunan bir kitap, yazar hocamızın psikolojik danışma ve rehberlik art alanını yansıtmakta, hümanistik bir yaklaşımı içermekteydi.

Benin yaşam ilkelerimden birisi şudur: Olabilecek en iyisini, yapılabileceğin en iyisini yap. Ama mükemmeli arama. Bu da gençlere bir tavsiyem olsun çünkü “Mükemmel, iyinin düşmanıdır”. Mükemmeli aradığınız, mükemmelden azına razı olmadığınız taktirde; mükemmel Allah’a özgü olduğuna göre, hiçbir şeyi  yapmaz hale gelirsiniz. Öyle de bilim insanları veya hocalarımız da olmuştur. Dolayısıyla ben bunu çeviri yoluyla yapalım, dedim. Çok ısrar ettiler, özgün yapalım diye, ancak ben biliyordum ki; özgüne kalkışıldığı taktirde, iş yılan hikayesine dönecek ve çok çok büyük bir olasılıkla 1981 yılı içinde tamamlanamayacak.

Önerdiğim yaklaşımın kabul görmesinin ardından, çevrilecek kitap arayışına girildi. Bazıları giriş düzeyinin çok ötesinde kitaplar üzerinde durdu. Bu gibi çok kapsamlı ve üst düzey kitapların da tamamlayamayacağımız belliydi. Sonuçta benim belirlediğim, C.T. Morgan tarafından yazılış olan kısa bir psikolojiye giriş kitabı kabul gördü. Psikolojinin en temel bilgilerini içeren bu kitap ülkemizde halen kullanılmakta. 

Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üye ve elemanları, her zaman,  psikoloji bilimini  düzgün bir Türkçe ile anlatma gayreti içinde olmuştur. Ancak bir İngilizce terim için tüm üye ve elemanların aynı Türkçe terimi kullanıp kullanmadığını o güne kadar hiç incelememiştik. Bu incelemeyi yaptığımızda, üye ve elemanların aynı İngilizce terim karşısında farklı farklı kelimeler kullanabildiğini gördük. Halbuki bu homojen bir kitap olmalıydı, herkes belli bir İngilizce terim için aynı Türkçe karşılığı kullanmalıydı. Bu durumda çeviri işlemlerine başlamadan önce toplantılar yaptık, herkes kendi bölümünde geçen psikoloji terimlerini  ortaya koydu, her biri için kullanılan karşılıklar ortaya kondu ve kullanılacak olan karşılık belirlendi. Oluşmuş olan listeyi, alternatifler ile birlikte, Boğaziçi Üniversitesinde yapılan Ulusal Psikoloji Kongresi’nde sundum. Daha sonraki kitaplarımın arkasına daima bir kelime listesi koydum, kitapta geçen Türkçe terimlerin hangi İngilizce terimin karşılığı olduğunu listede belirttim. Yani 1981 yılından bu yana, kafamda, bir psikoloji terimleri sözlüğü hazırlama fikri daima vardı.

Psikoloji terimleri sözlüğü fikri, eğitim-öğretimin Türkçe yapıldığı Hacettepe Üniversitesi için belki “keyfe keder” bir girişim idi. Ancak  eğitim-öğretimin İngilizce yapıldığı üniversitelerde bu bir zorunluktu. Bunu, çalıştığım iki üniversitede bilfiil gördüm. Psikolojinin İngilizce anlatıldığı üniversitelere hepsi de yüksek düzeyde İngilizce bilen öğrenciler yok. İngilizceden muaf öğrenciler nasıl bir sınav sonucu seçiliyorlar, anlamak mümkün değil. Sınıflarda çok zayıf İngilizcesi olan hatırı sayılır sayıda öğrenci oluyor. Psikoloji terimlerini ise zaten bilmiyorlar. Uluslarası Kıbrıs Üniversitesinde ve daha sonra da İstanbul Şehir Üniversitesindeki deneyimlerim, bir psikoloji terimleri sözlüğüne gereksinim bulunduğu yolunda oldu. Ve öğrenciler için bunu yaptım.

5)  Psikoloji Sözlüğü’nün formatına nasıl karar verdiniz?

Öncelikle sözlüğün hedef kitlesine karar verdim. Hedef kitle akademisyenler olmamalıydı; çünkü onlar İngilizce terimin ne anlama geldiğini biliyorlar, kendilerine göre de bir Türkçe terim kullanıyorlar. Bu Türkçe karşılık kişiye göre değişebiliyor (perception terimi karşılığı kimilerinin idrak kimilerinin algı kelimesini kullanması gibi), bazıları da İngilizce terimi Türkçe fonetikle oluşturuyorlar (“perception” terimi karşılığı, “persepsiyon” kullanmak gibi).  İngilizce eğitim veren bölümlerin öğretim üye ve elemanlarının ise zaten Türkçe kullanma gibi bir sorunu yok.

Benim hazırladığım sözlüğün öncelikli hedef kitlesi,  psikoloji öğrencileri ve psikoloji bilimiyle ilişkili diğer dalların (örn. psikolojik danışmanlık ve rehberlik) öğrencileridir. Psikoloji artık çok gözde bir bilim alanı. Meslekleri psikoloji olmayan, psikolojiyi  merak eden, bunu öğrenmek, yaşamında kullanmak ve uygulama yapmak isteyen büyük bir kitle var. Bunlar da sözlüğün diğer hedef kitlesidir.

Sözlüğün hazırlanmasında göz önünde tutulan ölçütler var. Bunlardan biri; sözlüğün, kelimelere ayrılan yer açısından dengeli olması. Yani bir terimin karşılığı bir sayfa öbür terimin karşılığı üç satır olmamalı.

Ancak bu sözlükte bir sayfa tutan terimler yok değil. Örneğin “ amnezi” teriminin 20-30 değişik  türü var. Sözlüklerde “anterograd amnezi” için okuyucu “A” harfine, “retrograd amnezi” için “R” harfine gidiyor. Bu sıkıntılı bir şey. Benim bu sözlükteki amacım, öğrencilerin ve az önce tanımladığım hedef kitlenin işini kolayca yapmasını sağlamak. Amneziyi merak eden kişinin, normalde, her bir amnezi türünün bulunduğu sayfaya ayrı ayrı gitmesi gerekir. Bunu daha da sıkıntılı hale sokan şey, kişinin büyük olasılıkla amnezi türlerin bilmiyor olması. Hazırladığım sözlükte, bir terimin farklı türlerini hep aynı sayfaya koydum. Kişi terimi açtığı anda, terimin  türlerini bir arada görüyor. Böylelikle, bir seferde terim hakkında kapsamlı bilgi elde etmiş oluyor.

Bulma ve öğrenme kolaylığı adına uygulanan bir diğer yaklaşım, sözlükte sadece tanıma yer verilmiyor olması. Sözlüğü kullanma bir öğrenme yaşantısı sağlamalıydı.  Bu sözlükte  bir terimle ilgili başka bir terim varsa, okuyucu “BAKINIZ”  komutunu tıklıyor ve sözlüğün o sayfası açılıyor. Terimin tam tersi varsa, okuyucu “KARŞILAŞTIRINIZ”  komutunu tıklıyor ve sözlüğün o sayfası açılıyor.  Böylece, okuyucu bir terimle başlıyor ve komutları kullanarak, terimin etrafında oluşan bir bilgi kümesine ulaşıyor.

Uzun yıllardır benim internet sayfalarımı düzenleyen bir yardımcım, “Bunu nasıl yayacaksınız  hocam ?” diye sordu. Ona kitap yapacağımı söyledim. O da bana “Kitap yapmayın internete koyalım.” dedi. Bir an durdum ve “Evet, doğru.” dedim. Artık internet çağı, hoca bir şey söylüyor öğrenci merak ediyor, açıyor akıllı telefonunun ve hemen bilgiye ulaşıyor. Böylece sözlük önce bir internet sitesine kondu. Daha sonra da akıllı telefonlar için alt yapısı yapıldı. Şimdilerde sözlüğü kullananlardan yaklaşık %51’i bunu akıllı telefonlara indirilen uygulamalarla (aplikasyon) yapıyor. Daha düşük bir oran (%49), bunu, dizüstü ya da masaüstü bilgisayar kullanarak yapıyor.

Halen ülkemizde bir İngilizce terimin karşısında farklı Türkçe terimler kullanılabilmekte. Sözlükte yer alan İngilizce terimlerin karşısına hangi Türkçe terim konacağını belirlemede kendimi hakem rolünde görmek istemedim. Bu nedenle, erişimim olan bütün terimleri sıraladım. Sıralama ölçütüm terimin kullanım yaygınlığı oldu; Türkçe karşılıkları en yaygın kullanılandan en az yaygın kullanılana doğru dizmeye çalıştım.

Sözlüğün internete konmasının bir güzelliği de oldu: Diyelim ki ben bunu kitap  yapsaydım Türkçe’ye göre dizecektim. Peki kişi İngilizceden başlamak istiyorsa ne yapacaktı? Veya İngilizce kelimeyi biliyor, bunun Türkçe karşılığını merak ediyorsa nasıl bir yol izleyecekti? Bütün bunlar internete konan  sözlükte sorun olmaktan çıkmış vaziyette.

Şu anda  sözlüğü ilk açıldığı günden bu yana 100.000’in üstünde kişi ziyaret etmiş bulunmaktadır. Aylık ziyaretçi sayısı 15. 000 ile 20.000 arasında, günlük ziyaretçi sayısı ise 300-600 arasında değişmekte. Bu sayılar herhangi bir psikoloji kitabının kullanım istatistiklerinin çok çok üstünde. Bu sayılar, bir psikoloji sözlüğüne olan gereksinimin ne kadar yüksek olduğunun bir başka kanıtı.

Sözlüğü hazırlamada kullandığım bir strateji de terimleri yazmaya nereden başladığımla ilgili. Aklıma gelen herhangi bir terimden mi başlamalıydım, yoksa ”A” harfi ile başlayan kelimelerle başlayıp “Z” harfine doğru mu gitmeliydim? Alfabenin ilk harfiyle başlayıp Z’ye doğru gidersem geri planda ne oluyor ? Sözlüğü yazmaya başlıyorsunuz, “A”  harfi ile başlayan kelimeler hazırlıyorsunuz, bir sürü kelime yazmışsınız ama hala “A”  harfindesiniz. Daha önümüzde bir sürü harf var. Üstelik sadece “A”  harfi ile başlayan kelimeleri sözlük olarak internete koyamazsınız, bir kitap basmak ise hiç mümkün değil. Ben sözlüğü yazarken konu konu gittim, o konudaki terimleri hangi harfle başladığına bakmaksızın yazdım. Buna önce psikolojinin bütün dallarında geçerli olan terimlerle başladım. Ondan sonra kendi uzmanlık alanlarım olan bilişsel psikoloji, nörobilim, nöropsikoloji terimlerini A’dan Z’ye yazdım.  Ardından istatistik terimlerini A’dan Z’ye hazırladık ve internet koyduk. Bana bazen “Ben şu terimi aradım, bulamadım.” yolunda mesajlar geliyor. Doğrudur. Şu an sözlükte, psikolojinin yukarıda belirttiğim alanlarında  2500 civarında terim var. Halen sosyal psikoloji ve klinik psikoloji terimleri üzerinde çalışıyoruz. Tamamlandıkça  diğer  uzmanlık alanlarının terimleri de sırayla internete yüklenecek.

6) Yaptığınız araştırmalardan bize biraz bahsetmek ister misiniz ?

Yaptığım araştırmalara yukarıda yer yer değindim. Bu soruyu, şu anda yapmakta olduğum üç çalışmaya  değinerek cevaplayayım. Sürmekte olan çalışmalarımdan bir yukarıda açıkladığım Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü.

Yaptığım ikinci araştırma TÜBİTAK tarafından destekleniyor. Çalışma bir TÜBİTAK-KAMAG projesi. KAMAG nedir? Kamu kurumları “Benim bir problemim var “ veya “Şöyle bir teknolojinin geliştirilmesini istiyorum.” diyerek TÜBİTAK’a başvurabiliyorlar. O zaman  TÜBİTAK bunun için bir proje duyurusu yapıyor ve bilim adamları bu projeye başvuruyor.

Ben Millî Eğitim Bakanlığı için daha önce de bir çalışma yapmış, ortaöğretimdeki psikoloji dersi müfredatını hazırlamış ve bu müfredat uyarınca bir psikoloji kitabı yazmıştım. Ortaöğretim Psikoloji Ders Kitabı, 5 yıl süre ile Devlet Kitabı olarak okutulmuştu. O çalışmalarım sırasında Bakanlığın özgün bir zekâ testi geliştirilmesini istediğini biliyordum. Sözünü ettiğim TÜBİTAK-KAMAG projesi işte bu zekâ testinin geliştirilmesi ile ilgili.

TÜBİTAK-KAMAG projesine yapılan 12 başvuru arasında, Gazi Üniversitesi Teknokent’inden bir AR-GE şirketi, Doğuş Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ankara Üniversitesinden oluşan grubumuzun önerisi kabul edildi.

Şu anda ülkemiz için özgün bir zekâ testi geliştirilmesi çalışmaları sürüyor. Soruları hazırlama, kullanım kılavuzları ve kayıt formlarını hazırlama işi benim yürütücüsü olduğum proje kapsamında gerçekleştiriliyor. Biz bunu yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesi devreye girecek, testin deneme uygulamalarından elde edilen veriler ölçme değerlendirme uzmanları tarafından analiz edebilecek, sonuçlara dayanarak nihai test oluşturulacak.

Bu çok çok ağır bir proje. (1) Çünkü Millî Eğitim Bakanlığının  proje istemi, testin CHC kuramı doğrultusunda yapılması. Dünyada bugün en önde gelen, en kapsamlı zekâ kuramı  CHC kuramı. O kuramda 17 tane geniş alan ve 84 tane dar alan var . Bu alanların her bir için sorular yazdık.  (2) Projenin deneme ve normalizasyon araştırmaları tabakalı seçkisiz örnekleme  yöntemiyle seçiliyor. Bugüne kadar Türkiye’de hiç bir  psikoloji araştırmasında bu yöntem kullanılmadı. Bu örneklemenin en üst noktası. Tabakalara bölüyor ülkeyi ve o tabakaların her birini temsil eden kişileri seçkisiz olarak seçiyor. Bu tabakalar nasıl yapılıyor ? Devletin istatistik kurumunun bu yönde haritaları var. En geniş harita, ülkeyi  81 bölgeye böleni. Biz  bu haritayı kullanıyoruz. Yani orada daha fazla psikolog var onlar daha iyi uygularlar diyerek seçilmiş bölgeler değil bunlar. Bölgelerden eşit sayıda örnekler seçiliyor. Projenin örneklemi toplamda 90.000 kişi.  Hem bizim yazdığımız soruların sayı ve kapsamı, hem bunun uygulanma biçimi, örneklem ve verilerin toplanma biçimi  açısından bu benzersiz bir proje. (3) Ben emekli olmadan 4-5 sene önce,  biz çok büyük multidisipliner bir proje yaptık. Orada da düşüncem şuydu: Bu kadar zamanlık akademisyenlik ve araştırmacılık hayatımda değişik teknikler geliştirdim ve bunlarla ayrı ayrı araştırmalar yaptım. Şimdi sinyal işleme tekniği, nöropsikolojik teknik, fonksiyonel MR gibi teknikleri, bir klinik bozukluğun tanılanmasında kullandığım bir araştırma yapmalıyım. Üzerinde araştırma yapacağımız bozukluğu, okullarda yaygın olarak görülen dikkat eksikliği bozukluğu olarak seçtik. Örnekleme dahil olan çocukların hepsinden elektrofizyolojik veriler alındı, onlara nöropsikolojik test ve görevler, psikolojik testler, zekâ testli uygulandı ve fonksiyonel MR yapıldı. Bu kayıt ve analizlerin bütünü her çocukta yaklaşık 10 günde tamamlandı. Biz anne ya da babaya  “Şimdi Hacettepe Üniversitesindeki şu hocaya gidin,  şunu yapacak. Sonra şu adresteki şu hocaya gidin, o da şu analizi yapacak…” deseydik, kısa sürede anne ya da baba ortadan yok olurdu. Bizim bir aile arabamız vardı. O aile arabamıza çok sevimli, çocukları da çok seven bir şoför bulduk. Benim şirketteki yönetici asistanım bütün randevuları ayarladı kapıdan kapıya servis için. Çocuklar kapıdan alınıyor tetkik alanlarında dolaştırılıyor, günün işi bitince çocuk ona refakat eden kişi eve bırakılıyor. Veri böyle toplandı. Bu çok geniş kapsamlı araştırmanın psikometrik sonuçlarını analiz ettik ve farklı makalelerde yayınladık. Elektrofizyolojik veriler tabi ki çok daha zor. Onların ön analizleri yapıldı, bir kısmı yayınlandı, bir kısmı duruyor. Şu anda elektrofizyolojik verilerin analizlerini yapıyor ve yayına hazırlıyoruz. Bu analizlerin bir kısmı, Doğuş Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi kapsamında analiz ediliyor.

7) Kendinizi oluşturmada rol model aldığınız kişilerden bahsedebilir misiniz ?

Rol modelim olan kişilerden bir tanesi ODTÜ’deki Amerikalı hocamızdı. Prof. Hershiser bir deneysel psikologdu. Özelliği şuydu: Bizlere yönelttiği sorularla konuları daha iyi anlamamızı, yeni yaklaşım ve görüş açıları oluşturmamızı sağlardı. Bütün bunlar benim çok dikkatimi çekmiş, “Ben de böyle olmak isterim.” demiştim. Verdiğim eğitim-öğretimde bu tarzı uzun yıllar uygulayabildim. Ama artık değil. En büyük faktör eğitimin İngilizce olması. Öğrenciler  hâkim olmadığı bir dilde konuşmak istemiyor. Dolayısıyla bu tarafımı artık çok iyi kullanabildiğimi söyleyemem; ama Dr. Hershiser  bir rol modeldi benim için.   İkinci rol modelim yine ODTÜ’de bir başka hocam idi.  Dr. Siral Ülkü öyle  ders anlatırdı ki,  o dersten çıktığımızda konuları öğrenmiş olurduk.  Dr. Siral Ülkü’yü bu açıdan rol model almışımdır. Beni etkileyen üçüncü kişi ise Hacettepe Üniversitesindeki hocam Dr. İffet Dinç idi. O aynı zamanda da benim yüksek lisans tez danışmanım olmuştur. İffet Hanımın çok özel bir mantık yürütme ve düşünme biçimi vardı. Zihni bir kristal gibiydi,  net ve pürüzsüzdü.   Neyi nerede nasıl söylediği, nereden nereye çıktığını net olarak izlerdiniz. Yazı dilimde ve verdiğim derslerdeki rol modelim Dr. İffet Dinç’tir.

Öğrenci olarak  benim bu anlattıklarımdan çıkaracağınız ders, kendinize uygun rol modeller seçmenizin ne kadar önemli olduğu. Önem verdiğiniz özelliklerin hepsini aynı insanda bulmanız olasılıkla mümkün olmayacak. “Bu hocanın bu tarafı iyi, diğerinin şu tarafı iyi.’ diyeceksiniz. Bunları kendinizde oluşturmaya özen gösterdikçe gelişecek, mükemmele doğru ilerleyeceksiniz. Ancak unutmayın ki bizler hatalardan da öğreniriz. Öyle bir kişiyle karşılaşıyorsunuz ki, o,  “Ben  böyle olmamalıyım.” dedirtiyor. Kuşkusuz ki, bu da en iyiye giden yolunuzda kullanacağınız önemli bir bilgi. Mesela bir hoca var ve bu hoca 45 dakikalık  dersi duvarın köşesine anlatıyor. “Ben böyle olmak istemiyorum.” dedirtiyor.  Böyle olmaması lazım, çünkü bu tavır dikkatin dağılmasına yol açıyor. Böyle bir şeyi dinlemek istemezsiniz, dinleyemezsiniz. İnsanlar meramını sadece kelimelerle değil jest ve mimiklerle, yani beden dilinde de anlatacak biçimde oluşturulmuş. İfade zenginliğimizin temelinde, kelimelere dayanan sözel ifade biçimi ile jest ve mimiklere dayanan beden dilinin birlikte  kullanılması yatıyor. Bu yaklaşım insanı dikkatli tutuyor, canının sıkılmasını engelliyor. Duvar köşesine konuşan hocanızı, dersten koptuğunuzda, “Ben kesinlikle böyle olmak istemiyorum, böyle olmayacağım.’ diyorsunuz.

8)  Bize alanınızın pozitif ve negatif yönlerinden bahseder misiniz ?

Siz bir deneysel psikologsanız, işiniz psikolojik süreçleri anlamaya, nedenlerini bulmaya yönelik  araştırma yapmak. Şu an için psikolojinin bütün gizleri çözülmüş değil. Yani hâlâ çok fazla araştırmanın yapılması, ilkelerin keşfedilmesi, kuramların geliştirilmesi gerekiyor. Benim alanımın pozitif yanı bu; psikolojinin konusu olan psikolojik süreçleri keşfetmek, onları betimleyip sınıflamak, sonuçta onları anlamak. Bu çok heyecan verici.

Negatif yönü baştan da söylediğim gibi uğraşmak istemiyorsanız, dal size göre değil. Yani her kelimenin doğru kullanılmasını, her anlattığınızın çok net ve dakik olmasını gerektiren bir alan bu.  Eğer bir insan böyle şeylerden sıkılıyorsa bunu bir negatif yan olarak görebilir ve nefret de eder. Burada küçük bir anımı anlatayım. Hacettepe Üniversitesinde asistan olarak çalıştığın yıllarda bir oda arkadaşım vardı. Camia onu çok iyi bilir: Prof. Dr. Perin Uçman. Psikoloji Bölümü Başkanı, bir gün bizlere, bölümde iki tane yüksek lisans programının açılacağı müjdesini verdi. Bunlardan bir tanesi deneysel psikoloji, diğeri klinik psikolojiydi. Perin Uçman bir an bile düşünmeden klinik psikolojiyi seçti. Ben de bir an bile düşünmeden deneysel psikolojiyi seçtim. Şimdi o kadar farklı iki kişiliğiz ki biz, mesela Perrin saatlerce bir konu üzerinde konuşabiliyor, kişileri rahatlıkla dinleyebiliyor. Bu bana göre değil. Ben bir tez yazarken bir tane silgi bitirdim.  Ben klinik psikolog olmaya kalksaydım is doyumum şimdikinin yakınına bile ulaşamazdı.

Etrafımıza baktığımızda,  klinik psikolojide yüksek lisans ve doktora programlarına girenlerin bir kısmının orada kesinlikle olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Bu bir kısım uzmanın benimsediği etik ilkeler, ilgileri, yaşam felsefeleri klinik psikologlukla uyumlu değil. Özetle, mesleğin kişiliğe göre seçilmesi lazım. Aksi taktirde ortaya negatif ve pozitif yönler çıkar.  Ben klinik psikolog olsaydım içinde olduğum ortamı, benden beklenenleri, konudaki belirsizlikleri ve işin bir çeşit sanatsal yönünü çok negatif bulurdum. Emeklilik hakkını elde ettiğim günün hemen ertesinde işten ayrılıp başka bir şey yapmanın yolunu bulmaya çalışırdım. Aynı şey klinik psikoloji kişiliğine sahip birisinin deneysel psikolog olmaya kalktığı zaman da olacaktı.

Hazırlayan: TPÖÇG Mesleki Bilgilendirme ve Farkındalık Platformu- Özen Öğütçü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir