Akşam Yıldızı

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)

Ucu bucağı olmayan bir buğday tarlasının tam ortasındaydı kadın. Sarı başakların boy verdiği, her birinin rüzgarın dansına nasıl büyük bir coşkuyla eşlik ettiğine şahit oluyordu. Bir an da içinde doğan bir istek üzerine kendisini başakların kollarına bıraktı ve sonsuz maviliğe açtı gözlerini. Kuşlar, üstünde adeta pervane misali başını döndürüyordu kadının. Bulutları yolculuyordu uzaklara doğru ve gelenleri selamlıyordu içtenlikle. Güneş ise tenini yalıyordu usulca, ışığını hiç sakınmadan kadının saçlarıyla paylaşıyor ve yerini yavaş yavaş akşam yıldızına bırakmak için hazırlanıyordu. Rüzgar, akşamüstü esintisiyle beraber eşi benzeri olmayan çiçeklerin kokularını taşıyordu kadına. Keşke bu kokuyu anlatabilseydi birisine ama ondan başka kimse yoktu buğday tarlasında, ta ki uzaktaki küçük kulübeyi keşfedene kadar.

Akşam iyice etkisini gösterdiğinde ışığı yanan kulübeye yaklaştı kadın. Başkasının sınırlarını ihlal ettiğini düşündüğünden biraz huzursuz, biraz da merak duygusuyla tahtadan yapılma kapıya vurdu usulca. Kapı, gözleri gülen yaşlı bir kadın tarafından açıldı. “Sen Tanrı misafirisin, çorbam sıcak hadi gel.” diyerek buyur etti tanrı misafiri kadını. Kadın, çekingen tavırlarla odanın bir köşesinde beklemeye koyuldu. Kafasında yüzlerce düşünce dolanıyordu; bir yandan da odanın içerisindeki eşyaları ve bunların kim bilir nelere şahit olduğunu hesaplıyordu kendince. Evin içerisi bir hayli bakımsızdı fakat kadının orada hissettiği sıcaklık, dünyanın en güzel eşyalarıyla döşenmiş hiçbir evinde yoktur diye düşünüyordu. Tüm bunlar olurken bir yandan da kadının hareketlerini süzüyordu. Çorbaları yavaşça kaselere dolduran yaşlı kadın sorgu dolu gözlerle bakmıyordu kadına; sanki onu kırk yıldır tanıyordu. Tekrardan sofrasına buyur eden yaşlı kadının bu nazik daveti, kadın tarafından karşılık buldu ve iki çift göz birbirini süzerek çorbalarını içmeye koyuldu. 

Sessizliği bozan kadın: 

“Kim olduğumu, nereden geldiğimi merak etmiyor musun?” diye sordu yaşlı kadına hiç tereddütsüz. Sanki bu sorunun ona yöneltilmesini bekleyen yaşlı kadın, dudaklarının ucunda bir tebessümle “Sen kendini anlatmadan benim sana soru sormam seni rahatsız etmez miydi kızım?” diyerek bu soruya karşılık verdi. Kadın, aldığı cevabı düşündüğünde yaşlı kadına hak verdi ve çorbasını yudumlamaya devam etti. 

Çorba bitip sofradan kalkıldığında, kadın gitmek üzere evden ayrılmaya hazırlandı. Bunun üzerine yaşlı kadın “Gerçekten kendini bulabildin mi?” sorusunu yöneltti kadına. Bu soru karşısında afallayan kadın, ne cevap vereceğini bilemeden kapının eşiğine mıh gibi çakıldı. Yaşlı kadın devam etti sözlerine:

“Bu kapıyı çalan her kişi sorduğum bu soru karşısında ne yapacağını bilemeyişinin getirdiği şaşkınlıkla durdu o kapının önünde. Dünyaya gözlerimizi açtığımızdan beri arayış içerisindeyiz kızım; bir yere konumlandıramadıkça kendimizi, aidiyet hissine varamadıkça kayboluyoruz kendimizde. Yaşadıklarımızı kabullenemeyişimizdir geçmişte yaşatan bizleri. Geçmişin büyüsüne kapılıp gidenler geleceğin sınırsızlığıyla yüzleşme fırsatını kaçırıyor. Gelecek belirsiz, gelecek bomboş bir sayfa ama gel gör ki şu an şekil veriyoruz o bomboş sandığımız sayfalara. Yaşam, başı sonu belli iki noktalı bir çizgi; çizgiyi gökkuşağı renkleriyle ya da kömür karasıyla renklendirmek senin ellerinde. Sen, sana aitsin ve iki noktalı çizgi senin ellerinde şekillenecek güzel kızım.” 

Terden sırılsıklam olmuş vücuduyla fırladı yatağından kadın. Güneş, perdenin arasından bir yol bulup yüzünü yalıyordu yine. Şehir, çoktan uyanmış şekilleniyordu insanların ellerinde. Kadının dudaklarında bir tebessüm, fısıldadı kendine:

 “Sen, sana aitsin.”

Yazar: Elif Ayça Ölmez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.