Kendini Unutmak

''Uzunca bir zaman görüşmeyen kişilerin bugüne dair söyleyecekleri sözler kalmaz ve dünden konuşurlar.''

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakikadır.)

Gece boyunca sinek vızıltısından uyuyamamıştı. Sabah, aynanın üzerinde duran sineğe bakarak. Duygusuz bir tavırla, bu muymuş tüm gece beni uyutmayan diye mırıldandı. İsteksiz bir şekilde hazırlandı ve evden çıktı. Ne akla hizmet kabul ettim bu buluşmaya gitmeyi diye kendi kendine hayıflandı, merdivenlerden inerken. Tahmin edebiliyordu başına gelecekleri. Kim çıkarmıştı şimdi eski lise arkadaşları  buluşmasını. Kim çıkarmıştı, tam olarak bilmiyordu ama hayatıyla övünmek isteyen biri olduğu tahmin ediyordu. Lise biteli kaç yıl olmuş, liseden bir iki kişi dışında kimse ile görüşmemişti. Bu bir iki kişi ile de epeydir görüşmüyordu. Daveti kabul etmiş olmasına hala sinirliydi. Gitmek durumunda kaldığı için değil, kendisine sunulan tekliflere istemese de hayır diyemediği için. Neyse artık madem kabul ettim bari söylenmeyeyim, yarım saat durup kalkarım diye düşündü. Bu sırada arabasına gelmişti. Tam arabasının kapısını açarken bir anda kapattı. Hızla metro durağına yöneldi. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Lise arkadaşlarının yanına arabası ile gitmek istememişti. Hayatı hakkında ne kadar  az detay gösterirse, o kadar iyi olacağını düşündü. Arabası ile kimsenin ilgilenmeyeceğini biliyordu. İlgilenseler bile Selim için arabası özel ya da önemli bir ayrıntı değildi. Neden böyle bir hamle yaptığına anlam veremese de içinden böyle gelmişti. Altı yedi dakika yürüdükten sonra metro durağına geldi. Metronun kalabalığını görünce bu kadar kalabalık olacağını bilsem metroya biner miydim diye düşündü. Yine de binerdim diye, karar kıldı kendince. Belki gerçekten binerdi, belki de yolun kalanını pişmanlıkla geçirmemek için kararından emin olduğuna kendini inandırdı. Her ne kadar kararından pişman değilmiş gibi dursa da bu kadar insanın bir pazar sabahı nereye gittiğini düşünmeden edemedi. Ona kalsa hiç dışarı çıkmayacaktı. Kalabalık arasında ayakta durmakta zorlandı. Saatine baktı daha buluşmaya kırk beş dakika vardı. İnmesi gereken duraktan erken inip yürüdü.

Her ne kadar istemeyerek gidiyor olsa da saat yaklaştıkça heyecanlanmaya başladı. Yirmi sekiz yıldır görmediği kişilerle bir masa etrafında toplanmak garip bir histi. Bunları düşünürken kahvaltı yapacakları mekâna geldi. Buluşacakları saate yirmi dakika vardı. Yine de içeri girdi, kendi gibi erken gelen birilerinin olacağını düşündü, olmasa da sorun değildi. İçeri girer girmez masada oturan Tufan’ı gördü. İçtenlikle gülüyordu, onu gülüşünden tanıdı. Yoksa Tufan eskisi gibi değildi, çok değişmişti. Tufan sınıfın en şen şakrak, haylaz, eğlence peşinde koşan kişisiydi. Bu buluşma da kesin onun başının altında çıkmıştı. Bunu nasıl tahmin edemedim diye şaşırdı. Bunları düşünürken olduğu yerde kaldı. O sırada, Tufan eliyle gel diye işaret etti. Bu harekete karşılık, Selim başını eğerek selam verdi. Tufan‘ın samimiyetine karşılık vermiş olduğu selamı çok resmi bularak utandı ve bunu telafi etmek için seni görünce bir an lise yıllarına gittim dedi. Fakat Tufan ne bunun gizlice dilenen bir özür olduğunu anladı ne de Selim’in vermiş olduğu soğuk selamlamaya takıldı. Aynı samimiyetle, “Otur abicim otur” dedi. Selim’in erken gelmiş olması gözünden kaçmadı ve hayret erkencisin diye şaşkınlığını dile getirdi. Selim gülerek “eee insan öğreniyor bir yaştan sonra geç kalmamayı”. Bir yandan da sabahki sineği düşünerek o olmasa muhtemelen hala yoldaydım diye geçirdi içinden. Selim oturdukları masayı tahmin ettiğinden daha küçük buldu ve sordu:

– Bugün kaç kişi gelecek?

 -Valla çok kalabalık değiliz, sınıfın bir kısmına ulaşamadım, bir kısmı da gelmeye pek yanaşmadı.

Bunları söylerken Tufan’ın yüzü düşmüştü. Bu buluşma için ne kadar uğraştığı belliydi. Selim de gelmeye yanaşmayan taraftaydı ama gelmişti işte. Tufan’ı görünce geldiğine pişman olmadı hatta içten içe sevindi. 

Tufan, “Bak kimler geldi” dedi. Gelen Seza ve Ömer’di. Seza’yı hatırlar gibi olmuştu ama Ömer’i çıkartamamıştı. Ta ki Ömer yanlarına gelip gülümseyerek merhabalar diyene kadar. Demek, insan ne kadar yaşlansa da bakışlar, ses ve mimik yaşlanmıyordu. Ömer hep donuk bakardı. Hala da öyle bakıyordu. Hiçbir zaman sınıfla samimi olmayan kendi halinde takılan bir kişilikti Ömer. Hatta bugün buraya gelmiş olması bile Selim’i şaşırtmıştı. Seza sınıfın çalışkan öğrencisi pek değişmemişti. Geldiğinden beri telefonu iki kez çaldı, üçüncüde izin isteyerek masadan kalktı. Yaklaşık on dakika sonra ”pazar günü bile rahat bırakmıyorlar” diyerek masaya döndü. Kendini Seza’ya cevap vermek zorunda hisseden Selim, ne diyeceğini bilmeyerek gülümsedi. O sırada içeri Serhat girdi. Serhat, Selim’in sıra arkadaşıydı. Derste canları sıkıldığında şiir ve komik maniler yazarlardı. Biri başlatır, diğeri devamını getirirdi. Selim hemen yerinden kalktı ve Serhat’a sarıldı. “Nasıl oldu da bu kadar zaman görüşmedik” dedi Serhat. Selim de bu duruma hayıflanıyordu.  Liseden sonra hiç görüşmemiş değillerdi ama epey uzun zamandır görüşmüyorlardı. Selim, oturduğu yerin yanındaki boş sandalyeyi gösterdi.

 Masada muhabbet koyulaşmış, konuşmaları takip etmek zorlaşmıştı. Aklına bir anı gelen, dümeni eline alıyor ve konuşmayı başka bir yöne çeviriyor, hâl böyle olunca bazı noktalar yarım kalıyordu. Ama buna kimse takılmıyordu. 

Muhabbet, eski anılar üzerinden dönüyordu. Hep böyle olur. Uzunca bir zaman görüşmeyen kişilerin bugüne dair söyleyecekleri sözler kalmaz ve dünden konuşurlar. Selim bir an durdu ve masada oturanların yüzüne tek tek baktı. Gülen gözlerin ardında hep bir hüzün vardı sanki. Yüzler kırışmış bakışlar yorgundu. Yıllarca aynı sıralarda oturan genç ruhlar gitmiş, birbirlerinden bihaber olan eski lise arkadaşları kalmıştı. Keşke şu masadan biz kalksak liseli hallerimiz otursa diye düşündü. İçini acıtan yoğun bir özlem hissetti. Aslında lise arkadaşlarına bu kadar düşkün değildi, bu kadar özlem hissetmesine kendi de şaşırmıştı. 

Saat epey ilerlemiş, masada Tufan, Serhat ve Selim kalmıştı sadece. Serhat “Arkadaşlar bana müsaade” deyince üçü birden kalktı masadan. Selim arabasız geldiği için sevindi metroya bile binmeden yürümek istiyordu.

Selim yürümeye devam ederken, Serhat’la olan anılarını düşündü. Birlikte yazdıkları şiiri  edebiyat öğretmeni Sema Hanım yakalamış, aynı gün Selim ve Serhat’ı yanına çağırmıştı. Yazdıkları şiiri çok beğendiğini ama bunu bir daha derste yapmamaları gerektiğini söylemişti. Selim, Sema Hocasını çok severdi, aklına edebiyat dersleri geldi. Sema Hanım bir gün derste Termal Otel adlı öyküyü okumuş ve öyküde geçen “Çocuklar insafsız olurlar ve sonradan içlerinde bilmedikleri yaralar kalır.” (Fikret Ürgüp) cümlesinden anladıkları ile ilgili bir yazı yazmalarını istemişti. Selim, söz üzerine çok düşünmüş ama bu sözü bir türlü anlayamamıştı. Ödevi de birkaç cümleyi geçmemişti zaten. 

Ancak şu an anlayabilmişti bu sözü, aradan yirmi sekiz yıl geçmişti. Bazı şeylerin zaman istediğini, bazen bir sözü anlamak için yaşamak gerektiğini anladı. Selim’in bugün hissettiklerinin özlem olmadığını fark etti. Bu hisler çocukluktan kalan, bilmediği yaralara aitti. Çocukluk ve gençlik hızla geçer ama bilmediğimiz izler bırakır. Şimdi anlıyordu neden bu buluşmaya gelmek istemediğini. Selim lise arkadaşlarını değil, kendini unutmak istiyordu.

Yazar: Dilara Şahinoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.