Güneşin ışıkları daha tazeydi vücudunda, gözlerini açtı, hafif bir üşüme ile birlikte uyandı. Her gece alarm kurardı, her sabah zil sesinden önce uyanırdı. Bu öyle bir alışılmış mecburiyettir ki olur da bu çizgisinden herhangi bir sapma yaşarsa o zaman kendini sıkıntıda hissedecektir. Sözde nefret ettiği tüm mecburiyetlerini anlamlandırma şeklidir bu insanın. O alarm sesini duyarsa geç kalınmıştır. Yatağından kalkıp hazırlanması çok zamanını almadı. Bu esnada kahvesini de içti, her zamanki gibi yarım bıraktı. O alışılmış mecburiyetine doğru yola çıktı. Öylesine sıradan ilerliyordu ki her şey, sanki her gün aynı sahnenin provasını yapan bir oyuncu gibiydi. Kapısını kapatırdı, kilitlerdi, karşı komşusu da çocuğunu okula yolcu ederdi. Merdivenlerden inip apartman kapısını açardı, her sabah aynı saatte oradan geçen simitçi ile karşılaşırdı.
Arabasına doğru hızlı adımlarla hareket ederken mecbur olduğu her eylemi iliklerine kadar hissediyordu. Her şey kendiliğinden gerçekleşiyor gibiydi. Yürümüyor, sürükleniyordu adeta. Direksiyon karşısına geçtiğinde yapması gereken tek şey arabayı çalıştırmaktı. Aynaların açısı hiç değişmez, koltuğunun direksiyona olan mesafesi de hep aynıydı. İçinde bulunduğu sahne en ince ayrıntısına kadar koruyordu değişmezliğini, muazzam bir sıradanlığın içinde geçiriyordu günlerini.
Her zaman dinlediği şarkıları sırayla çalıyordu arabada. Görüntüler melodiyle eş akıyordu bir önceki gün olduğu gibi. Fakat ona eski bir mecburiyetini hatırlatan muhitten geçerken ezber bozuldu. Bir değişiklik bir farklılık vardı. Şimdi çalan şarkıyı dün dinlememişti çünkü yolu bu kadar uzun sürmemişti. Trafiğin hayli sıkıştığını, birden insanların arabalarından inip ileri yürüdüğünü fark etti. Camını indirip yanından geçmekte olan bir kadını durdurup neler olduğunu sordu. Kadın ilerde bir kaza olduğunu bildiğini söyledi. Saate baktığında 7.46 idi. Doktor olmadığına göre yaralıya yardım edecek hali yoktu, bundandır tüm meraklı insanlar gibi ileri yürümeyi düşünmedi. Fakat saat mecburiyetinin kapısını çaldığında artık herkes gibi olmaktan başka çaresi kalmamıştı. Bütün merakını üstlenip arabadan indi ve gözlerini kamaştıran güneşe doğru yürümeye başladı. Bir eliyle güneşi kapatırken diğer elinde telefondan cevapsız aramalarına bakıyordu. Hemen kısa bir mesaj attı fakat yeterli olmayacağına adı gibi emindi. Kazaya karışan arabayı gördü önce. Araba bu haldeyse içindekini tahmin edemiyordu. Yerdeki yaralı bedenin etrafında bir kalabalık vardı ve herkes bir şeyleri bildiğini iddia edip yardım etmeye çalışıyordu. Toplum, yaralı bir beden görüyordu; kimsenin onun bir insan olduğundan haberi yok gibiydi. Kalabalığı birazcık aşınca ayaklarına temas eden kana baktı. Ve o kırmızı deryanın süzülüp geldiği damarlar hiç yabancı değildi. Gözlerini kapatıp açtı defalarca ama insan hala oradaydı. Bunu ne kadar tekrarlasa da o tanıdık bedenin ruhsuz asfalta uzanmış sancılı ruhu, kanlı bir görüntünün yansıması olarak orada duruyordu. İki insan böyle rast gelir miydi hiç? Sonu kötü bittiği için küsüp arşive kaldırdığımız hangi filmdendi bu sahne? Yıllar sonra böyle karşılaşmak, yaşanan tüm tesadüflere bir haksızlık değil miydi? Cevapsız kalan tüm sorular bir yana, kabul etmeye korktuğu bir gerçekle karşı karşıyaydı: Önceden aşkla baktığı gözler, okşamaya doyamadığı saçlar birkaç dakika sonra yitirecekti tüm canlılığını.
Tüm sıradanlığının ortasına düşmüştü bu birkaç saniye. Demek yaşanan tüm tekdüzelikler, mecburiyetler bu birkaç saniyenin benzersizliğini tatmak içindi. “Onu tanıyorum” dedi. Bir saniyede tüm bakışları hissetti aciz bedeninde. Yaralı bedenin yanına gidip eğildi. Yüzünü son kez avuçlarının içine aldı. Kendini asfaltın sıcaklığına bırakan ellerine dokundu. Asfaltın aksine soğuk olan ellerine… Hala çalıyordu telefonu. Yeri geldiğinde tüm mecburiyetler, anlık bir seçime karşı kaybedebiliyordu. Seçim özgürlüğünü eline alana kadar bir zorunluluk içindesin çünkü. Fakat seçimler bile yitirebiliyor, insanda anlam bulan özgürlük çağrışımını. Verilen her karar, sonuca mecbur bırakıyor insanı. O yaralı bedenin elleri avucunun içinde güvendeymiş gibi, bir kahraman edasıyla duruyordu başının dibinde. Gözyaşları ardı ardına süzülüyordu sahip olmak istemediği teninden, bir yaralı bedenin tenine. Eğer seçim hakkı verilse, kendi nefesinden ona vermeye hazırdı. Gözleri bir daha eskisi gibi baksın diye, tüm dünyayı karanlığa hapsedip de tek ışığı onun maviliğine yansıtmaya hazırdı.
Her duyduğunda bir sıkıntı kaplardı bu siren sesini, o da kendi içinde bir sıradanlık taşırdı. Ve başkalarının sıradanlığı her zaman gözümüze batar da kendi aleladeliğimizi konuşmayız. Ses yaklaştıkça soğuyordu avucunda her zaman koruyacağına inandığı eller. Ve artık ses daha fazla artmıyorken iki kapısı açıldı ambulansın. Okşamaya doyamadığı saçlar soğuk ve ruhsuz bir sedyenin üstünden sarkacaktı birazdan. Elleri kayıp gidiyordu artık. İlk vedadan bu yana değişmemişti çoğu şey; bu sefer biri gerçekten ölüyordu, o kadar. Tanıdık bir yaralı bedeni tanımadık insanlara emanet etti soğuk bir sedye ile. Sedyenin cansızlığı ele geçirdi kanlar içinde yatan bedeni. Ve artık birbirinden soğuktu gözüne temas eden tüm nesneler. Olduğu yerde durup ambulansın sirenini çalıştırmasına gerek duymadan yola devam edişini izledi. Bir siren sesinin sıkıntısına daha önce hiç bu kadar muhtaç olmamıştı. Soğuk sedyeyi taşıyan adamlar bile sessizce ayrıldıysa oradan, yerdeki kan bile yitirdiyse tazeliğini, vakti gelmişti onun da geri dönüp direksiyonun başında daha önce dinleyemediği şarkıları ezberlemesinin. Sıradanlığı terk ettiği bu birkaç dakikadan sonra, damarlarında dolaşan bir mecburiyet vardı yine de. Bir hayatın nasıl terk edildiğini izledi avuçlarında ve şimdi yaşamak zorundaydı. Dokunduğu ipek saçlar, baktığı derin gözler için yaşamak zorundaydı.
Üstü başı kan içindeyken apartmana girdi. Daha önce görmediği bir komşusunu gördü, evin önündeki takıcıyı ilk defa açıkken gördü. Cevap verilmemiş aramaların belirsizliğiyle dolu telefonunu bir köşeye fırlattı. Üstündeki kanı temizledikten sonra bir yere geçip oturdu. Yarım bıraktığı kahvesi oradaydı. O cansız bedenin soğukluğunu tattıktan sonra saatlerce beklemiş kahve bile sıcaktı. Bir yudum aldı kahvesinden. Fincanı yerine bıraktı. Sanki gelmesi muhtemel bir kişi varmış gibi kapısını kilitledi. İki elini kavuşturup kafasını sırtındaki yastığa yasladı. Artık taşıdığı zamanın ağırlığını bir kenara bırakmıştı.
Yaşadığı son 2 saati düşündü. Bir tesadüf daha ne kadar acı verici olabilirdi? Ayrılırken söylenen tüm kalp kırıcı sözler, bir sonraki karşılaşmanın böyle olacağını bilse dökülür müydü dilinden? Kalabalıktaki herhangi bir insan olsaydı da acıtır mıydı şimdiki gibi? Bütün muammalara inat bir gerçek kendini tekrar edip duruyordu zihninde. Bir kez sevmişti, bir kez kaybetmişti ve ardından yaşanan tüm sıradanlıklar onu bir daha kaybetmek içindi. Gözlerini açtı, kilitlediği kapısına baktı. Bu saatten sonra hiçbir tesadüfün bir ipeksi saç nahifliğinde olmayacağını kabullendi. Tek bir cümle döküldü dilinden tüm sıradanlığının akışında: “Artık gelmeyeceğini biliyorum.”
Yazar: Neslişah Kahraman