15. İstanbul Bienali: İyi Bir Bienal miydi?

İstanbul Bienali, 6 mekan ve sayısız eş zamanlı çalışma ile geçtiğimiz günlerde sona erdi. Kamuoyunu meşgul eden iki ayın ardından etkinliği eleştirel bir bakış açısıyla irdelemek adına gelin mekanlar arasında ufak bir gezintiye çıkalım.

Bu eyleme rehberlik etmeden önce temel birkaç bilgi vermek istiyorum. Çoğu insan şehrin dört bir yanındaki afişlerden aşina olduğu bienal kelimesinin ne anlama geldiğini sorgulamıyor. Bu durumun sergi alanlarını ziyaret etmiş insanlar için bile geçerli olması beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bu yüzden şöyle bir soruyla başlamalıyız: nedir bu bienal? “Her bir diğer yıl” anlamına gelmesi sebebiyle iki yılda bir gerçekleşen ve genellikle sanatsal ya da kültürel faaliyetleri içinde barındıran etkinlikler dizisine bienal ismini veriyoruz. Tarihte bu anlam bütünlüğüne tekabül edecek ilk etkinlik 1895 yılındaki Venedik Bienali ile başladı. İstanbul’da ile kez 1987’de gerçekleşen bienal bu yıl  “iyi bir komşu” sloganı ile seyirci karşısına çıktı. Pera Müzesi, İstanbul Modern, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, Ark Kültür, Yoğunluk Sanatçı Atölyesi ve Küçük Mustafa Paşa Hamamı gibi birbirine komşu sayılabilecek mekanlarda gerçekleşen bu etkinlik farklı grup, kimlikler ve sosyal statüler bağlamında iyi bir komşunun kim olduğunun ölçütlerini sorguluyor.

İlk durağımız Pera Müzesi ile başlayalım. Pera konumu ve binası ile denizin en güzel komşularından biri olma unvanını her dönem getirdiği kült işler ile pekiştiriyor. Üç katını ayırdığı bienalde de bu çizgisini aşmadığını söyleyebilirim. Konuklarını yormayan, keyif veren ve içerik olarak azımsanmayacak kıymete sahip eserler ile karşımıza çıkmışlar. Alejandro Almanza Pereda Türkiye’den arayıp bulduğu romantik tarzdaki manzara tablolarının bir kısmına beton örerek gerçekleştirdiği “Boşluk Korkusu” işi ile insanın bitmek bilmeyen yapma eylemi ve doğa arasındaki çelişki vurgulanmış. Bir diğer tarafta Lee Miller’in 1945 Almanya’sına yaptığı seyahatte tekinsiz manasına gelen “unheimlich” kelimesinden yola çıkarak meslektaşı Scherman ile çektiği ev fotoğrafları görülmeye değer koleksiyonlar arasında yerini alıyor. Vajiko Chachkhiani’nin “Yaşam Yolu’’ adını verdiği video işinde sizi, onu izlerken yakalayan yaşlı bir adam aracılığı ile entropi ve yaşlanmanın gergin diyalektiği yansıtılmak istenmiş. Romen sanatçı Andra Ursuta’nın “T. Vladimirescu No.5”  adındaki Romanya’da çocukluğunun geçtiği evin minyatürünün yer aldığı iş temaya uygun yapıtlar arasında başta geliyor. Bütün bu işlerin ötesinde bu mekanda en çok sevdiğim iş ise Fred Wilson’a ait “Afro Kısmet” adlı çalışmaydı. Pera Müzesi koleksiyonunda yer alan oryantalist işlere bir gönderme niteliği ile Osmanlı kültürü ve bu kültürdeki Afro-Anadoluluların konumuna değinen Wilson tüm bienalin en çarpıcı yapıt dizisine imza atmış. Bu oryantalist tablolarda yer alan sayısız siyahi karaktere, Othello ya da Bir Başka Ülke adlı romanlardan birer parçayla odaklanılmış.

Alejandro Almanza Pereda, “Boşluk Korkusu”

Andra Ursuta, “T. Vladimirescu No.5, Yatak Odası”

Fred Wilson, “Afro Kısmet”

 

Benim kişisel olarak en beğendiğim mekan olan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’na geçelim. Karaköy’ün en güzel konumlarından birine sahip bu binadaki işler, temaya uygunluk ve sarsıcılık bakımından benim için oldukça özel bir yer tuttu. Andrea Joyce Heimer’in 80’li 90’lı yıllarda büyüdüğü bir ABD eyaletindeki kişisel anılarından bahsettiği öykü-resim işleriyle dolu olan oda içerisinde büyük bir keyif aldığımı hatırlıyorum. İroni yoluyla gerçekleştirdiği kusursuz hikaye anlatımı ile Heimer, dönem ABD’sindeki ayrımcılığı gözler önüne seriyordu. Olaf Metzel’in “Toplama Merkezi” adlı işi de mültecilerin yer değiştirme gerçekliğini yansıtması ile şahane bir kurguya sahipti. En üst katta, Leander Schönweger’in “Ailemiz Kaybetti/Kayboldu” adlı enstalasyonu* ile evlerin arketipleşmiş tarafları ile hala keşfedilmemiş bölmelere sahip olduğu düşüncesi birlikte işlenmiş. Bu mekandaki en sevdiğim iş ise kesinlikle Jonah Freeman ve Justin Lowe ortak işi olan 86 dakikalık “San San Üçlüsü” videosundan başkası değildi. Fütürist yazar Herman Kahn’ın “2000 Yılı” adlı kitabında tasvir ettiği hayali coğrafyadan yola çıkan video çok ileri bir dönemde San Diego ve San Francisco şehirlerinin birleşmesinden oluşan San San şehrindeki alt-kültürlere ve tekno-hippilere odaklanmış. Yapıbozumlardan yararlanılarak oluşturulmuş hikaye dili, tüm algılarınızı sarsan görüntüler ve sizi olayın içine dahil eden müzikler ile birlikte çok özel bir iş ortaya çıkmış. Bu videoya ulaşmadan önce dolaştığınız odalar sizi sondaki muhteşem finale hazırlamak için hikayeye uygun nesneler ile dolu bir ev ile karşı karşıya bırakıyor.

Leander Schönweger, “Ailemiz Kaybetti/Kayboldu”

 

 

Andrea Joyce Heimer, “1989 yazında Mr. Mcmanus kendisininkiyle Siyah’ın arka bahçesinin arasında sınırda yetişen gül ağacını kesti. Sonuçta oluşan kavga biz çocukların gerçek hayatta gördüğü en vahşi şeydi. Yıllar sonra anladım ki kavga aslında güller hakkında değildi.”

 

Jonah Freeman ve Justin Lowe, “Gölgede Senaryo”

Jonah Freeman ve Justin Lowe, “Gölgede Senaryo”

 

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’ndan Tophane’ye doğru yürürseniz kısa bir süre sonra İstanbul Modern’e ulaşırsınız. İstanbul Modern bienalin en kötü alan kullanımına sahip olmakla birlikte en kalabalık ve dikkat dağıtıcı mekanıydı. Bienal için karmaşık ve dar bir alan ayıran mekan, kalabalık ile buluşunca konsantrasyonumu toparlamakta zorlandım. Bu fiziksel şartları kenara koysak da İstanbul Modern, video işleri dışında içerik olarak diğer iki büyük mekanın altında kaldı. Kaari Upson’a ait işlerin ana teması filozof Alexius Meinong’un ortaya attığı “ev-siz nesne” kavramından beslenmiş. Slavoj Zizek’in “Hiçbir yeri yoktur. Ne gerçeklikte ne de olanaklının alanında” diye tanımladığı bu nesnelere yeni bir bakış açısı sunan Upson’ın “Mükemmel Suretin Peşinde” adlı video çalışması da çok çarpıcıydı. Benim bu mekanda soluksuz izlediğim ve etkisinden güçlükle çıktığım iş ise Kim Heecheaon’a ait “Halter Kaldırmak” adlı videoydu. Yaşamın sürekli benzetme ve gerçek dışıyla ile sekteye uğradığı bir dönemde yaşamımızı gerçek hayatta mı yoksa ekranların benzetimli habitusunda mı yaşıyoruz? Bu soruyu GPS, sanal insancıklar ve gerçek dışı unsurlar ile destekleyen sanatçı, seyirciyi rahatsız eden bir üslup takınmış.

 

Young Jun Tak, “Objelerin Sessizliği ve Belagatı”

 

Adel Abdessemed, “Feryat”

Önde: Rayanne Tabet, “Kil Ayaklı Dev Heykel”

Arkada: Alper Aydın, “D8M”

 

Bu üç büyük mekanın ardından kalan üç yerden kısaca bahsedelim. Bir kayıt cihazı eşliğinde gezdiğimiz Ark Kültür’de Mısırlı sanatçı Mahmoud Khaled’in Mısırlı eşcinsellere adadığı hayali bir müze ev formuyla karşımıza çıkıyor. Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi adını taşıyan bu hayali müzede Ağlayan Adam’ın gündelik yaşamına tanık olmakla birlikte, baskı ve ayrımcılığa uğrayan eşcinsellere dikkatimizi veriyoruz. Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda yer alan enstalasyon çalışmaları tarihi hamamı su, cinsiyet ayrımı, çıplaklık gibi konularla yeniden yaratırken işlerin tümü mekana olan uygunluğu ile göze çarpıyor. Yoğunluk Sanatçı Atölyesi’nde ise birkaç kişi ile birlikte asansörle çıktıktan sonra girdiğimiz karanlık ve eski bir odada zamanın akışına diğer komşuların sesleri ile tanık oluyoruz.

Tüm bu seyahatten sonra bienal hakkındaki görüşlerimi toparlamaya çalışacağım. Çağdaş sanatın tıkandığı noktalardaki çırpınışlarını ortaya koyan tekrar işleri, konu ile arasında kopukluk olan eserler ve sosyal medyada çok beğeni toplamış birkaç eser dışında yapıtlara ilgisiz kalan ziyaretçiler dışında mekan ve tema seçimiyle İstanbul Bienali başarılı bir iki ay geçirdi. İçerik açısından zengin, özgün ve uluslararası işlere ev sahipliği yaptı. Bazı işleri satın alıp müzelerimizde tutmaya devam etmemizi umuyorum. Bu noktada sembol haline gelebilecek birçok eser ile karşılaştığımı söylemeliyim. Önümüzdeki yıl “Beautiful World, Where Are You? ” sloganıyla gerçekleşecek olan Londra Bienali’nde buluşmak dileğiyle!

(*Geleneksel sanat eserlerinden farklı olarak, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermeyip belirli bir mekân için yaratılan, mekânın niteliklerini kullanıp irdeleyen ve izleyici katılımının temel bir gereklilik olduğu sanat türü. e.n)

YAZAR: Ahmet BİNGÜL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir